4 Kasım 2010

Rodoplar'da Lastik İzlerimiz - Bulgaristan ve Yunanistan - 2. Bölüm

Ivailovgrad ile Zlatograd arası alt tarafı 150km tutuyor. Gel gör ki, bu yolun 100m bile düzlüğü yok. Mesafeler uzuyor ama ne gam. Motorun ne kadar yattığını tekrar hatırlamak çok zevkli. Zemin genellikle gayet iyi tutuyor, tabii buz veya eriyen kar yoksa.

Manzara devamlı değişiyor. Yaylalara çıkıp, oradan tekrar vadilere iniyoruz....

Yol, tam sevdiğimiz gibi, coğrafya ne ise onu takip ediyor. Viyadük, tünel yok, onun yerine dar ve güzel asfalt var. Türkiye dünyanın en yol yapmaya meraklı ama kalitesinde beceriksiz ülkesi olabilir. Henüz bu konuda bizden kötüsünü göremedim.

Neredeyse hiç mola vermeden yol alıp, Yunanistan sınırına çok yakın olan Zlatograd'a 14:00 gibi varabiliyoruz. Edirne'den buraya daha elverişli hava şartlarında bir tam günde ulaşılabilir, bizim için ise iki güne yakın sürdü. Akşam kalamadığımız bu kasabada yemek yedikten sonra, 5km ilerideki sınırdan Yunanistan'a geçmek ve 50km sonra İskeçe'de (Xanthi) Erem ve Muratlarla buluşmayı amaçlıyoruz.

Zlatograd restore edilmiş eski evleri ile ünlü. Safranbolu'da olduğu gibi 150 - 200 yıllık, Osmanlı zamanından kalma evler güzelce restore edilerek otel yapılmış. Altlarındaki dükkanlarda kafeler, zanaatkar atölyeleri ve küçük dükkanlar açılmış.

Yemek ısmarlarken lokantadakilerin tek kelime İngilizce bilmedikleri ortaya çıkıyor. Bazı yemek isimlerinde Türkçe anlaşıyoruz ama yeterli gelmiyor. Birazdan masamıza bizi Türkçe selamlayan bir hanım oturuyor. Komşu evde oturan bu Türk hanımı, tercüme yapması için lokanta sahibi davet etmiş. Öğretmen emeklisiymiş. Baskı zamanlarında ismini değiştirmişler. "Çocuklarım Bulgarlaştı" diyor sıkıntıyla. Eşi Pomakmış, yani müslümanmış ama Türkçe bilmezmiş.
Pomakların hikayesi ilginç. Osmanlı Trakya'yı işgal ederken müslümanlığı kabul eden slavlara verilen isim Pomak. Osmanlıya yardım ettikleri, fetihlerde öncü kuvvet oldukları için "yardımcı" anlamındaymış. Osmanlı çekilince onlar da herkese yabancı kalanlardan oldular mutlaka.
Bir ara zanaatçıların dükkanlarını dolaşıyorum. Seramikçi, çarıkçı, bıçakçı dükkanlarına giriyorum. Bir bıçak satın alıyorum, el yapımı ve değerli bir şeye benziyor. 40TL ucuz geliyor. Bu ülke bize ucuz, inşallah uzun süre böyle kalır.Gölgeler uzamaya başlarken Yunan sınırına geliyor ve bir sürprizle karşılaşıyoruz. Buradan AB vatandaşları dışında geçiş yok! Bulgar memurlar üzülüyorlar, Yunan polisi çağırıyorlar. O da dertleniyor, "durum aptalca ama malesef sizi alamam, damgam yok, bilgisayarım yok, burayı eksik açtılar" diyor. Ya 180 km doğu, ya da 180 km batıdaki sınır kapılarından geçebilirmişiz! Doğuya gitmek aynen geri dönmek olduğundan batı seçeneği kalıyor. Bulgar polis haritamıza bakarken düşünceli düşünceli "Smolyan'dan sonra dağ yolu kardan kapalı olabilir" diyor. "Ama bugün açılmıştır herhalde" diye de ümit veriyor.

Dostlarımız bizi sınırın öbür yanında beklerken ve günü bitirmeye yakın olduğumuzu zannederken şimdi önümüzde yeni bilinmedik yollar var. Beklemediğimiz bu gelişmenin getirecekleri var ve gezgin ruhumuz bundan hoşlanıyor. Grupta kimse şikayerçi değil.
180 km bugün bitecek gibi değil. Gece konaklaması için 70 km ileride büyükçe bir şehir olan Smolyan'ı hedefliyoruz. Yine sürekli virajlar ve güzel manzaralar eşliğinde gece karanlık basmadan Smolyan'dayız.

Smolyan
(Paşmaklı), yüksek dağların arasındaki büyük ve derin bir vadide kurulmuş. 2000 metrenin üzerindeki zirvelerin hemen dibinde. Bursa'nın Çekirge semtine benziyor bazı yerleri ama arazi çok daha dik. Apartmanlar sevimsiz ama hangi yöne baksanız başka bir zirve yükseliyor. Aralarda kalan eski evler restore edilmiş. Ayrıca şehrin bittiği noktada sık çam ormanları başlıyor.



Şehir girişinde "iyi otel arıyoruz" sorumuza karşılık gösterilen ilk otele yerleşiyoruz. İki kişilik oda 60TL. Yemek için yer aramaya dışarı çıkıyor, yürüyoruz. Burada hava şimdiden İstanbul'un en soğuk günlerinde olduğu gibi. Şu anda daha yükseklerdeki dağ yollarında olmadığımıza memnunum. Soğuktan kaçmak için bir markete giriyoruz. Mal eksikliği yok, ne ararsan var ama fiyatlar bize göre çok düşük. Kurutulmuş et çeşitlerine çok meraklılar. Ayrıca şarap reyonu pek uzun ve fiyatlar yine çok düşük.
Yemek için eski bir konağa giriyoruz. Buradaki eski evler bizdekinden çok daha iyi korunmuş. Bir çok kasaba ve köyde iyi restore edilmiş evler ziyarete açılmış.
Lezzetli ve hesaplı bir yemekten sonra günü kapıyoruz.

Bu ülkede dikkatimi çeken şeylerden biri de inşaat işçiliğinin kalitesi oldu. Eski veya yeni binaların her detayı kusursuz bitirilmiş. Boya, seramik, marangoz işçiliğinin bizde bu kalitede
yapıldığına şahit olmadım. Babamın söylediğine göre Bulgaristan gibi ülkelerde okuldan mezun olmadan kesinlikle meslek sahibi olunamazmış.
Levent'in yorgun aküsü gece ayazında iyice koyvermiş, sabah basmıyor. Çalıştırmak için bir süre uğraşıyoruz. Yolumuz yükseklere bugün. Smolyan'ın tepelerindeki dağ gölleri meşhur. Ayrıca tabelalar Pamporovo ve Chepelare gibi bilinen kayak merkezlerini işaret ediyor. Yılın 150 günü kayak yapılabilen bu tepeler, yeni açılan Yunanistan sınırıyla daha da polüler olmuş. Bizim ise buraları ziyaret etmeye zamanımız yok.
Hava güneşli ama tam ayaz. Lastiklerin yol tutuşu güneş ışığının varlığına göre değişiyor. Genel kural, gölge ise buz var, motoru dik tut ve yürüme hızına geç, güneşli ise tutuş tam, yatır yatırabildiğin kadar! Motora binmek en son Balkanlar gezimizde bu kadar zevkli olmuştu herhalde.

Shiroka Laka 1206 metrede kurulu, tarihi evleriyle meşhur bir başka dağ köyü. Sevimli yerleşimlerden geçiyor yolumuz. Ufak köylerde bile kalınabilecek oteller var. Lokantalar, kafeler açık. Buna rağmen etrafta bir turist kalabalığı gözlenmiyor. Buralar daha çok gezi kaldırır.



Bulgar yollarında alışık olmadığımız bir tabela var: kara nokta. Bunu gördün mi özellikle yavaşlayacaksın, zira arkasından mutlaka biçimsiz bir viraj geliyor. Anlaşılan sık kaza olan yerleri işaret ediyor. Bildiğim kadarıyla bizim karayollarımızın da kara noktaları resmen bilinir ama neden işaret konulmaz ki buralara?

Yolumuz Devin ve Dospat kasabalarından geçiyor. Durmaya, buraları sindirmeye vaktimiz yok. Camili birçok köyden geçiyoruz. Duramıyor olmak can sıkıcı. Birindeki caminin fotoğrafını çekmek için duruyorum. Yandaki evde anne kız odun istifliyorlar. Türkçe selamıma pek seviniyorlar. Sohbet ediyoruz. Hayat Türkiye'de daha güzelmiş, burada iş yokmuş, zormuş yaşam.

Az ilerde de Görkemler dünya tatlısı üç teyzeyle koyu sohbete girmişler. İki dakikada Türkiye'deki çocukları, akrabaları, ne zaman gidip geldiklerini öğreniyoruz. Bolca hayır duası ile yolluyorlar bizi.

Gotse Delchev kasabasına gelmemizle Rodop dağlarını en doğusundan batısına katetmiş oluyoruz. Önümüzde Pirin dağları, az kuzeyde de Bulgaristan'ın en yüksek bölgesi olan Rila dağları uzanıyor. İnşallah onlar da başka gezilerin rotaları olurlar. Bizim şimdi yönümüzü doğuya çevirmemiz gerekiyor.
Nihayet geçebileceğimiz sınır kapısına ulaşıyoruz. Artık Yunanistan'dayız. Drama'ya 7km kala Murat'ın arka lastiği patlıyor. Kadrolu ve kıdemli servis elemanımız Görkem lastiği söküyor. Tamirci ise 500m ileride. Lastiği beklerken nefis bir Bulgar peyniri kesip, birer yudum şarapla bu güzel günü yol kenarında kutluyoruz.



Drama'da Erem ve Muratlarla buluşmak güzel. Biz biraz kültür şoku yaşıyoruz. Oturduğumuz kafe, gelip geçen lüks otolar, pahalı menü bize çok da iyi gelmiyor. Ama deniz kenarında olmak iyi gelecek.

Canımız şehirde kalmak istemediğinden, karanlık basarken, ana karada Thassos adasına en yakın yer olan Keramoti köyüne geçiyoruz. Burası sakin, insanlar birbirini tanıyor, selam veriyor. Turizm mevsimi de geçtiği için tam bize göre.
Deniz kenarındaki tavernamızda tahta sandalyeler, ahtapot, kalamar, sübye ve güzel bir yerel uzo var. Lokanta sahibi karı koca, o akşam tek müşterileri olan on kişilik grubumuza servis için tavla oyunlarına ara verip mutfağa koşuyorlar.


Murat ve Erem'in komik hikayelerinin sonu gelmiyor. Gülmek için kullandığımız kaslarımız yorgun kalkıyoruz masadan. Böyle güzel bir gezi güzel dostlarla daha da değer kazanıyor.


Sabah güneşi burada insanı ısıtabiliyor. Hala aklımız dağlarda ama deniz yaşamı da çok huzurlu. Pazar ayini için çalınan çan ile, güzelce giyinmiş yaşlı teyzeler sokaklara çıkıyorlar. Müslüman bir kadın tripotörünün arkasında Nestos nehri deltasından topladığı ısırganotu ve radikaları satıyor. Balıkçılar ağlarını elden geçirirken içinden düşen canlı kefaller iskelede oynaşıyor.



Bugün Pazar ve yarın hepimiz çalışıyor olacağız. Dört günde bundan daha yoğun bir gezi düşünmek zor. Yaşadığımız yere bu kadar yakın, zihnen bu kadar uzak bir yer daha keşfetmiş olmak harika.


Dönüş yolundaki yemek molası Alexandropoli'de (Dedeağaç) veriliyor. Suvlaki, sosis ve tandır et ile birlikte kızarmış patatesi yağlı kağıt üzerinde bol bol sunan lokantamız ara bir sokakta.
Yolun geri kalanı tanıdık. Heyecan vermeyen İpsala, Keşan, Tekirdağ yolunun üzerine İstanbul trafiği zehir gibi geliyor. Şu İstanbul giriş ve çıkışları olmasa gezmek çok daha zevkli olmaz mıydı?



Bizim için hep kapalı bir kutu gibi kalmış olan Bulgaristan'ı keşfetmek büyük zevk oldu. Bu ülke ile ilgili kulağımıza çalınan bazı sevimsiz hikayelere benzer hiçbir şeye şahit olmadığımız gibi, beklemediğimiz kadar güzel yerler ve yollar bulduk. Söylendiği gibi Mart 2011'de Schengen üyesi olurlarsa giriş daha da kolaylaşacak. İnsan şöyle bir Bulgaristan haritasına bakınca bu yöne daha çok gezi planı yapası geliyor.

Hiç yorum yok: