3 Kasım 2010

Rodoplar'da Lastik İzlerimiz - Bulgaristan ve Yunanistan - 1. Bölüm

Zaman ne çabuk akıp gidiyor değil mi? Bir bakmışsın yetişkinsin artık. Bebekler koca insan olmuşlar, saçların beyazlanmış...


Zamanı yavaşlatmanın, onu esnetip uzatmanın yolları da var. Esnek zaman yapısına Einstein da şahitlik ederdi mutlaka ama konumuz kuantum fiziği değil, nasıl yaşadığımız.
Zaman, onu nasıl yaşadığımıza göre uzayıp kısalıyor.

Misal, zaman yolculukta uzar.
Seyyahın tek gününü, zamane uyurgezeri bir yılda yaşayamaz.

Uyurgezer kim sahi?
Uyurgezer, gerçek ilişkilerle, doğayla, mevsimlerle bağlantısı kopmuş olandır.
Ona kışın fazla soğuk, yazın fazla sıcaktır. Bahar aylarını fikren ıskalar.
Sahip olarak varolur. Sahip olmanın sonunu bulamadığından her daim eksiktir.
Şu güzel konuşmadan alıntı yaparsak, uyurgezer,
"Sahip olmadığı paraları, umrunda olmayan insanlar üzerinde kalıcı olmayan imajlar yaratmak için ihtiyacı olmayan şeylere harcar".



Uyurgezer, çağımız insanıdır.

Rüya gördüğünün farkına varan bir uyurgezer gibi, kendimi uyanmaya zorlarım bazen. Beni uyuşturan şeylere sırtımı döndüğümde, esen rüzgardan derin bir nefes çektiğimde, sevdiğimin gözlerine, hep orada olan bir bitkiye gerçekten baktığımda uyandığımı hissederim.
Yaşamaya, zamanın akışına şahitlik etmeye başlarım. Öyle anlarda elimden akıp gitmez zaman, iz ve tat bırakır.

Bir de yolculuklarda uyanık hissederim kendimi. Alışık olduğumun dışındaki yaşamlar, yerler beni şaşırtır, uyarır, yaşadığımı hissettirir.
Yolculuklarda zaman yine benimledir, uzar.

2010 Ekim ayının son günlerinde, sonbahar yapraklarının muhteşem manzarasına şahit olmalık bir motosiklet yolculuğu yapma zamanıydı.

İyi bir rota her zaman kağıt harita üzerinden bulunur. Görülme sırası gelen bölge adeta kendini gösterir orada.

Rota kriterlerimiz olan 1-kızarmış yapraklar, 2-yeni bir bölge ve 3-dört gün sınırına göre harita, gidilecek yer olarak Türkiye'nin batı sınırının ötesinde bir bölgeyi işeret etti.
Rodoplar, 220 km uzunluğunda ve 120 km genişliğinde bir dağ kümesi. Çoğu Bulgaristan sınırları içerisinde, birazı da Yunanistan'a uzanıyor.

Üzerinde 15 ayrı milli park bulunuyor. Bölgenin ortalama yüksekliği 785 m iken Smolyan şehrine yakın en yüksek zirvesi 2190 m.

Rodop dağlarının Pirin, Vardar, Filibe, İskeçe, Kırcaali, Mestanlı, Madan, Dand, Eğridere, Hasköy gibi merkezlerinde 700binden fazla
müslüman Türk ve Pomak yaşıyor.

Bu geniş ve güzel bölgenin bana en ilginç gelen yanı ise yaşadığım yere olan yakınlığı ve neden burayı daha önce farketmediğim oldu. Mutlaka başka birilerinin gezip, gezi notlarını paylaşmış olacağını düşünsem de internetten işe yarar bir bilgi bulamadım. Lonely Planet'in Bulgaristan kitabında bile buraya ayrılan yerin mütevaziliği, seçtiğim bölge hakkında biraz şüphe uyandırıyordu.

Diğer yandan sevdiğimiz türden bir motosiklet gezisinin olmazsa olmazları olan virajlı yollar ve güzel manzara bulacağımız belliydi. Zaten hangi rota gitmeye değmemişti ki şimdiye kadar?

İnsanlar, dünyayı sanal çizgilerle bölme gibi kötü bir adet edinmişler. Bunlara ülke sınırları deniyor ve aşmak için ya kuş olmak ya da vize edinmek gerekiyor!
Bulgaristan artık bir AB ülkesi ama henüz Schengen ülkesi olmadığından ayrı bir vize istiyor ziyaret için. Bu vize anormal pahalı. Ülke üzerinden Avrupa'ya transit geçenler için ise bir imkan sağlanmış: Schengen vizesi olanlar Bulgaristan'dan transit geçiş yapabiliyor ve bu geçiş 5 güne kadar uzayabiliyor. Biz bu kuralı şöyle yorumladık:
"Shengen vizemiz olduğuna göre Bulgaristan'a girer, gezer, sonra Schengen ülkesi olan Yunanistan'a girip oradan dönebiliriz."

Çarşamba iş çıkışı İstanbul yağmurlu, uyurgezer sürücüleri her zamanki gibi bencil ve tehlikeli. Buluşma yerimiz olan Avrupa TEM gişelerden sonraki ilk benzin istasyonuna gelene kadar, kuvvetli kuzey rüzgarıyla birlikte bindiren sağnak yağmur üst baş donanımımızı iyice bir testten geçiriyor. Edirne'ye kadar rüzgarı ve diğer araçları kollamaktan başka karanlık yolun bitmesini bekliyoruz.

Gece yarısı Edirne'nin sevdiğimiz oteli Efe'ye geldiğimizde vücut ısımız artık epey düşmüş. Gerçek yolculuk sabah başlayacak ve Edirne yolunu gece bitirerek yarınki yola daha avantajlı başlayacağız.
Perşembe sabahı hava daha da soğuk ve yine yağışlı. Kahvaltıda dinlemek zorunda bırakıldığımız televizyon fırtına haberlerini tekrarlayıp duruyor.

15km ötedeki Kapıkule'ye ve ardındaki kara bulutlara doğru sürerken böyle bir havada doğu Rodoplar'ın yüksek yollarına girmenin iyi bir fikir olup olmadığından emin olamıyorum.
Türkiye'den çıkıp sınır kapısının Bulgar tarafına ulaşıyoruz. Grubun geri kalanı bir gişeye yönelirken Deniz'le ben ikinci gişeye yaklaşıyoruz.

Memur - (Türkçe) Nereye gidiyorsunuz?
Biz - Yunanistan'a ama önce Zlatograd'da kalacağız.
Memur - Madem Yunanistan'a gidiyorsunuz, Yunan sınırı şurada. Yallah! (Bulgarlar bu kelimeyi "haydi" anlamında kullandıklarına sonradan şahit olduk ama ziyadesiyle kaba geliyor o anda)
Biz - Ama ama...

Memur bize kulak asmadan kalkıp, grubumuzun diğer üyelerinin de işini bozmak üzere kulübesinden çıkar ve karşı gişedeki memureye bir şeyler söyler. Aslan memure tarafından yüzüne bile bakılmadan terslendikten sonra ise kös kös yerine dönüp Bulgaristan'a girişimizi yapar. Demek ki bir daha nereye gittiğimizi soran memura "Almanya" cevabı verilecek. Ya da Mart 2011'de ülke Shengen'e dahil olacak ve giriş kolaylaşacak.

500 metre içinde o sanal, uzaydan bakınca hiç de belli olmayan sınır geçiliyor ve yeni bir ülkedeyiz. Taş toprak değişmiyor tabii ama ufak ufak birçok farklılık göze çarpıyor insan yaşamına dair. Çatılar dik, erkekten çok kadın var dışarıda, başları açık... biraz eskimiş gibi burası ama daha düzgün yapılmış yapılar.... İlk on kilometrede bunları gözlüyor, sonra farklı bir ülkede olduğumu kabulleniyorum.

Sınırdan az sonra başlayan otoban Filibe'ye, oradan Sofya'ya doğru uzanıyor. Bizim ise otobanla pek işimiz yok. 20km sonra güneye, Ivailovgrad'a doğru saparken heyecanlıyım. Bu havada dağ yollarına girmektense otobanda kalıp bir şehre mi ulaşmalıydı acaba? Bunu yapmak ise gezinin amacına ters düşecek. Onun yerine, zorda kalırsak ara noktalarda kalabileceğimizi düşünüyorum.
Önümüzdeki karanlık yükselti ve başlayan virajlar Zlatograd'a bu akşam varamanın biraz zor olduğunu hissettiriyor. İlk tepelere tırmanıp inişe geçmeden önce ormanlık arazi aydınlanmaya başlıyor. Bunun kar tabakası olduğunu hemen idrak edemiyorum. Ekim ayında beklenen bir manzara değil. İnişe geçince kar kayboluyor. Onu bu gezide son kez gördüğümüzü düşünüyor... ve çok yanılıyorum.

Hava soğuk, hatta biraz fazla soğuk. Kask buğulanıyor, vizörü aralarken yüzüm üşüyor, sıcak elcikten ayrılan sol elim üşüyor, açık vizörden sızan su balaklavamı ıslatmış, çenem üşüyor...
İlk kasaba olan Ivailovgrad'da mola veriyoruz. İçtiğimiz kahveler yeterince ısıtmıyor. Akşam olmasına 4-5 saat var, Zlatograd yolu böyle virajlıysa oyalanmamalıyız. Devam ediyoruz.

5 km sonra bir daha görmeyeceğimizi umduğumuz kar geri dönüyor. Artık yağmur değil basbayağı kar yağıyor. Yol önce temizken beyazlanmaya başlıyor. Yükseldikçe kendimizi silikleşen ince tekerlek izlerinde buluyoruz. Derken, o izler de kaybolduktan birkaç yüz metre sonra ön lastiğe söz geçiremiyorum ve devriliyoruz. Arkamızdan gelen Murat'la Gül bizi yerde yanlız bırakmıyorlar.


Karlı zemin ve düşüş gayet yumuşak ama daha fazla ilerleyemeyeceğimizi kabul etmemiz gerekiyor. İlerlemek bir yana, burada oyalanırsak geri de dönemeyebiliriz. Yağan kar buzlanmaya başlamış.

40km kadar yolu, zar zor ama olaysız dönüp, hiçbir özelliği yok gibi gözüken ve mecbur olmasak muhtemelen hiçbir zaman tekrar ziyaret etmeyeceğimiz Ivailovgrad'a geliyoruz.
Beklentim, komünist dönemden kalsa da nispeten yatılabilir bir yatak bulabilmek. Sıcak ve temiz bir duşa çok ihtiyacım olsa da fazla ümitlenmek istemiyorum.

Kasabanın merkezi gerçekten de komünizm zamanlarından kalma. Asık suratlı, çoğu artık kullanılmayan katlı binlar var. Elektrik direklerine asılmış yeni ilanlar dikkatimizi çekiyor "Light Castle Şaraphanesi ve Oteli". İlanların gösterdiği yöne çekiliyoruz ve karşımıza çok cazip bir butik otel çıkıyor. Buna tam çölde vaha bulmak denir!

Light Castle asıl olarak şarap üreticisi bir firma. Organik usül ve içeriklerle ürettikleri şaraplardan ikisi 2010 'da Mundus Vini'de altın ve gümüş madalyalar almış. Butik otel projeleri ise yeni tamamlanmış ve biz ilk müşterileriymişiz! Odalar gayet konforlu ve geniş. Benim sıcak banyo hayalim gerçek oluyor. Restaurant'dan beklentimiz şarap yanında peynir, kuru etten fazla değilken ve en güzelleri zaten soframızdayken, işletmeciler aşçılarının hünerlerini göstermek istiyorlar. Değil yedi, ondört kişinin yiyemeyeceği kadar yemek geliyor masamıza. Hepsi birbirinden nefis. Bu arada sofra şarabından sonra altın ve gümüş madalyalı şaraplar açılıyor. Sohbetimiz koyulaşıyor. Epey macera yaşadık konuşacak. Aynı günde yaşanan şeylerin çeşitliliği inanılır gibi değil. Sanki yolda üşümeler, karlarda debelenmeler başka bir gün olmuştu. Şimdi buna zamanı esnetme denmez de ne denir?


Light Castle'daki güzel konaklama için oda başına 20€ ve yedi kişilik muhteşem yemeğe toplam sadece 100$ ödüyoruz. İstanbul'dan sabah çıkılıp aynı gün akşam üzeri ulaşılabilecek bu yere tekrar gelmenin planlarını yapıyoruz. Etraftaki ormanlarda yürüyüş yapmak, havuzda bir serinleme, güzel yemekler, iyi şarap, hepsi küçük paralara...


Cuma sabahı güneşle uyanıyoruz. Hava tahmini açık olacağını bildiriyordu ancak bir gün önceki yağışlar hiç ümit vermiyordu. Yine soğuk ama güneş ışığının tepelerdeki karla olan mücadelesini kazandığını umuyoruz.
Önceki gün geri döndüğümüz yer gerçekten de geçilebilir durumda şimdi ama her yer bembeyaz. İyi ki dönmeye karar vermişiz çünkü yol tırmanmaya devam ediyormuş. Daha yükseklerde, yoldaki kar, ağaçların sık olduğu yerlerde donup kalmış. Dikkatlice geçiyoruz.


Zlatograd'a önceki gün ulaşma düşüncesinin gerçekten de fazla iddialı bir fikir olduğu ortaya çıkıyor. Hız ortalamamız, hem değişken zemin hem de sürekli virajlar nedeniyle çok düşük... devam edecek.

Rodop yolcuları:
Herman - Derman / Görkem Özgelen - Senem Uludağ / Levent Fırat / Murat - Gül Solmaz

Hiç yorum yok: