23 Eylül 2010

Istrancalar ve İğneada

İstanbul’un coğrafi olarak konumlanması bir denizci gözüyle harika olmalıdır. Ancak motorcu gözüyle bakınca durum biraz farklı. Her taraf deniz olunca şehirden çıkmak dar iki koridora kalıyor. Bu trafikli ve sıkıcı yolların, üzerinde sürmesi zevkli hale dönüşmesi için 100-200 km sabretmeye ihtiyaç var. Yıllardır git gel, aynı yolları temcit pilavı gibi tekrarlamaktan sıkıldığımızdan uzun süredir günübirlik, hatta bir-iki yıldır tek gece konaklamalı turlardan uzaklaşmıştık. Bu yıl bahar günlerinin coşkusu bizi pek bir sarmış olmalı ki haftasonu turlarını ister olduk yine.


“Nereye gidelim” sorusuna en iyisi bir harita üzerinden cevap vermeli. Haritaya bakınca gidilme sırası gelen bölge adeta bir adım öne çıkıyor. Karadeniz kıyılarımızın en batı noktasındaki yerleşim olan İğneada işte böyle kendini belli ediverdi. Ne zamandır gidilmemişti, yeterince uzak, yeterince yakındı. Soran olursa mazeret de hazırdı: Kalkan balığı mevsimi. Asıl amaç ne oraya varmak ne de balık yemekti tabii. Yeter ki yola çıkmış olalım, yolda olmanın tadına varalım.

İstanbul’dan batıya çıkış için seçenekler yine kısıtlı. Sevimsiz otoyoldansa yeni açılan Kemerburgaz yolundan Durusu’ya kadar çıkılabiliyor. Cumartesi sabahı biz de bu yolu kullanarak apartman yığınlarını, trafik ışıklarını ve karmaşayı nihayet arkada bırakabildik.


Kendinizi virajlı, etrafı açık ve trafiksiz bir yolda bulduğunuz anda şehir içinde aslında ne kadar zevksiz bir sürüş yaptığınızı tekrar hatırlıyorsunuz. Bu tür yollarda beyniniz, kimin size nereden çarpacağına değil, virajın gidişine, yol yüzeyine, motorun konumuna, sesine, hızına ve nelerin olup bittiğine çalışıyor. Evet, yine çok şey var beynin ilgileneceği ancak burada ipler onun elinde. Düşünceleri yetiştirebildiğiniz bir hız da seçtiyseniz beyniniz potansiyelini kullanıyor ve mutlu oluyor. İstemsizce sırıtmamızın başka bir izahını bulamıyorum.

Saray’a doğru ilerliyoruz. Yol yüzeyi artık kanıksadığımız gibi müthiş değişken. Çoğunlukla motorun yarım metre sağda veya solda olması yol tutuşunda her şeyi değiştiriyor. Virajın gidişatını değerlendirmek, neyin geldiğini bilmek için ileri bakmalı ancak yol tutuşu önceliği sıklıkla bakışı düşürüyor. Bununla baş etmek için bir oyun oynuyorum. Sanki bakışım uzağa bir lastikle bağlı ve ben onu indirebilsem de işi bittiği anda lastik onu çekip tekrar uzağa alıyor. İşe yarıyor gibi.
Hafif yağmur başlıyor. Tarlalarda hareketlilik başlamış. Dolaşan traktörler, onların çamurlu izleri, hayvan sürüleri, köpekler, türlü ihtimal... ve biz sırıtıyoruz, çünkü beyin işini yapıyor, kontrol elinde ve mutlu.

Göze sevimli gelen ilk köy kahvesinde molamızı verince Trakya’ya gelmenin ilk belirtilerini burada, Binkılıç’ta farkediyoruz. Karşıdaki bakkal aynı zamanda bir tekel bayi ve büyük bira reklamları göze çarpıyor. Kahvede oturanların çoğu sarışın ve açık renk gözlü. Anadolu’da kahvelerde Türk kahvesi çoğunlukla bulamazsınız. Burada ise hem kahve var hem de pek güzel pişirmişler.


Saray’dan geçip Vize’ye yaklaşıyoruz. İkisi de biraz zaman ayırıp gezmeye değer yerler aslında. Ama bugün yolda olasımız var. Hele Istranca dağları bu kadar yakındayken.

Karayolları haritalarında en ince çizgilerle gösterilmiş yolların aynı zamanda en sevdiğimiz yollar olması rastlantı olmasa gerek. Bu tür yollar henüz oranın coğrafyası ile kavgaya tutuşmamış, aksine uyum göstermiş olanlar. Tepe ise çıkıyor, çukur ise iniyor, vadileri, su yollarını takip ediyorlar. Biz bu tür yollara “motor yolu” diyoruz... ya da demeliyiz! İşte bu tür bir motor yolu Vize - Kıyıköy yolunun yarısından başlayıp, kuzeye doğru çıkıp, Kızılağaç ve Sivriler köylerinden geçerek Demirköy’e bağlanıyor. Haritada incecik bir çizgi ve iki yanında bazı tepelerin zirve yükseklikleri not edilmiş. Haritada böyle yol gördün mü gireceksin!

Istranca ormanlarında doğa coşmuş, dereler güldür güldür akıyor. Zemin hem asfalt, hem de ortalamanın üzerinde iyi. Bu yolda aşınan lastiklerin yanak kısımları. Virajlar uc uca eklenmiş. İşte böyle anlarda yaşamak çok güzel olabiliyor.

Demirköy – İğneada arası da hala bir “motor yolu”. Ancak her iki yanındaki sık orman genişçe açılarak yakında “dubleleşecek” yolun sınırları belli edilmiş.


İğneada’ya az kala Longoz Ormanı’na doğru toprak yola sapıyoruz. Longoz ormanı çok çeşitli ağaç tipleri, bataklıkları, gölleri, hayvanları ve göçer kuşların barınma alanları ile pek önemli bir doğal değer. Yol çamurlu ama kayar cinsten değil. Gerçek bir ormanın içinde olmak harika ama bir taraftan da buranın huzurunu motor sesiyle bozduğumuz için biraz mahçubum. “Murat gölü” tabelası deniz yönünü gösterdiğinden sapıyoruz. Sahile kadar ulaşabilirsek kıyıdan İğneada’ya varabiliriz belki.



Ormandan, sazlıkların ve göllerin bulunduğu büyük bir açıklığa çıkıyoruz. Yol gölcüklerin içinden geçiyor ve her geçiş bir öncekinden daha derin. Sonunda kumsal ve uzakta İğneada'yı görüyoruz ancak önümüzdeki su geçişinin derinliği epey düşündürücü. Belli ki ıslanacağız ama önemli olan suyun motorların hava girişlerine kadar yükselmemesi. Hava girişlerinin tepede olmasına güvenip geçmeye karar veriyoruz. Bu arada Deniz’in botlarını çıkarıp kuru kalmaları için aynalara geçiriyorum. Kumsala ulaşıp biraz da kumlarda eğlendikten sonra İğneada’dayız.


Bu kasabanın harika konumuna rağmen cazip gözüken pek az özelliği var. Çok lezzetli kalkan balığı ve gece kalmak için yeni açılmış, modern bir otel bu özelliklerden ve her ikisini de değerlendiriyoruz.

Pazar sabahı yine gezgin ruhuyla uyanıyoruz. Şehirde yaşanan tipik bir pazar sabahından ne kadar da farklı. Demirköy’e dönüp buradan kuzeye, Balaban – Sarpdere yoluna sapıyoruz. Ormanlar, çayırlar, virajlar ard arda geliyor. Sarpdere’den muşhur Dupnisa mağarası yoluna sapıyoruz. Mağara yolu hala asfaltlanmamış ama 6-7 yıl önceki müthiş kaygan zemini epey elden geçirmişler. Ayrıca o dönem bize güzel fotoğraf malzemesi sağlayan dere geçişine köprü yapılmış. Mağara, yarasaların üreme mevsimi nedeniyle 15 Mayıs’a kadar kapalıymış.


Buralarda Bulgaristan sınırı neredeyse taş atımlık mesafede. İncesırt, Armutveren sınır köylerinden geçiyoruz. Yollar yine bizlik. Neden sonra virajlar biraz duruluyor. Yol belli etmeden bizi ovaya indirmiş. Üsküp kazasından sonra Kırklareli’ne geliyoruz. Gönlümüz tepelerde, ormanlarda kalsa da burada bir şehir turu atıyoruz. Oradan Babaeski’ye geçip bir tur da burada atıyoruz. Altından geçip, dikine kestiğimiz TEM yoluna girmeyi mümkün olduğu kadar geciktiriyoruz. Lüleburgaz güzel bir şehir. Tarihi dokusunu bir miktar koruyabilmiş. Burada nefis Edirne ciğeri buluyoruz. Sokullu Mehmet Paşa külliyesini gezip piyasa yapan gençlere karışıyoruz biraz. Gezginlikten turistliğe düştük ama şikayet edemeyiz.


Burayı yaşadığımız şehire bağlayan cazip bir yol yok maalesef. Çaresiz TEM’e giriyoruz ve bu gezinin hatırlanmaya değer kısımları sona eriyor.

Haftasonu denilen, iple çekilen, sonra pineklenerek sarf edilen o değerli iki gün var ya, onu mutlaka dolu dolu yaşamalı. 48 saatin nasıl uzadığını görmek, hayatı yaşamaya değer kılmak için... Tabii ilk önce “nereye gidelim” sorusunu sormalı ve bir haritaya uzanmalı.

Hiç yorum yok: