6 Mayıs 2010

Şırnak - Cizre'de lastik izlerimiz

Lübnan ve Suriye'ye, Mayıs 2009'da yaptığımız gezinin devamında, Şırnak’ın Cizre ilçesine doğru uzandık. Amacımız, orada görev yapan Mehmetçik’e selam götürmek, yöre çocuklarına destek olmak ve askerliğini yapan dostumuz Hakan Kavaklıoğlu’nu ziyaret etmekti. Gezinin asıl amacını kavramak için ise oraya varmamız gerekecekti.

Ulaştığınız her sınır, size ötesi için ilham kaynağı olur ya, daha önce görmüş olduğumuz Midyat’ın sadece 65km doğusundaki Cizre’ye yaptığımız yolculuk, kafamızdaki bu sanal geçidi bize geçirtti. 22 Mayıs’ta motosiklet konvoyumuz virajlı, manzaralı ve mevsim itibariyle yeşil bu yolda ilerlerken sınırların aşılmak için var olduklarını düşünüyorum.

Tepeden Cizre’yi ve içinde bulunduğu Dicle ovasını görüyoruz. Sanki biraz çabuk vardık. Fiziki uzaklık zihindekinden (yine) yakın çıkıyor. Herhangi bir ilçeden çok farklı değil, güzel bir coğrafyada çirkin beton yapılar, düzensiz, tozlu yollar… Burada askerliğini yapan arkadaşımız Hakan’ı arayıp vardığımızı bildirmek için şehir girişinde duruyoruz. Esnaf “hoş geldiniz”e çıkıyor ufaktan. Buralarda adet olduğu üzere hem nazikler hem de şüphecilik var gözlerde. “Nereden, nereye?” sorularını “görev nedir?” izliyor genellikle. Sohbeti, karşı şeritten geçmekte olan üç askeri araç bölüyor. Sonradan Kobra dendiğini öğrendiğimiz bu zırhlı ve silahlı araçlar az geriden u dönüşü yapıp yanımızda duruyor. Birisinin ağır kapısı kalkıyor ve içinden bizim Hakan çıkıyor! Konvoy bizi arasına alıyor. Cizre içinden geçip çıkıyoruz. Arkamızdakinin üzerinde jammer denilen sinyal bozucunun çalışmakta olduğunu GPSlerin susmasından anlıyoruz. Öndekinin tepesindeki silahla birlikte hareket eden mercek bize dönük. Sonradan Hakan, bizi o yerden, yakın plan seyrettiğini söyleyecek.

















Vadilerin içinden çıkıp dağlarla çevrelenmiş dev bir çanağın içine doğru yükselmeye başlıyoruz. Çanağın ortasına doğru belli belirsiz bir yerleşim gözüküyor, bir minare, alçak yapılar ve bir damın üstüne boyanmış ay-yıldız…

“Sayın …, tugayımıza hoş geldiniz” yazıyor bize tahsis edilen VIP odasının dopdolu buzdolabının üzerinde. Böylece, on gün önce başladığımız Suriye, Lübnan, Güney Doğu Anadolu gezimizin en lüks konaklaması en ummadığımız yerde gerçekleşmiş oluyor. Aklımız biraz önceki karşılamada hala. Üsteğmen …‘ın heyecanı yüzünden okunuyordu, “vallahi ben geleceğinize hala inanmıyordum, ama geldiniz!” derken. Programımız yoğunmuş. Yarım saat sonra tugay komutanı bizimle buluşacakmış, sonra çocuklarla olacakmışız, akşamüzeri bir gezi varmış, sonra gösteriler, sonra… başımız dönmüştü dinlerken.

















Prefabrik misafirhane binasının az ilerisindeki nöbetçi kulübesine yaklaşıyorum izin alarak. 2 Mehmetçik otomatik silahlarının arkasında görevdeler. “Sivil görmek iyi geldi, iyi ki geldiniz” diyorlar, içten. Tugay komutanı ve yüksek rütbeli komutanlar bizi yeşillikler içindeki bir bahçede resmen karşılıyorlar. Biz kendimizi mekana konumlandırmakta zorlanıyoruz. Motosikletle yol yaparak oraya gelmiş olmak bize verilen değeri pek de açıklamıyor. Bu düzeyde bir karşılamayı, yapılan özel programları nasıl hak ediyoruz ki? Komutanla konu, yine bizim “gelmemizin inanılmazlığından “ açılıyor. Günlerce öncesinden tugayın ve tugayla iç içe olan köyün çocuklarının bizim için hazırlanmakta olduklarını öğreniyoruz. Gelişimizin neden bu kadar önemli olduğunu doğrudan soruyorum sonunda. Komutan, burada en çok çocuklar için bir şeyler yapmaya çalıştıklarını, onlar gelecekte nasıl insanlar olmayı hayal ederlerse buraların da geleceğinin o olacağını anlatıyor. “Buradaki çocuk ya asker, ya öğretmen olmak istediğini söyler. Bildikleri meslekler sınırlıdır. Top, tüfek, helikopter bilir ama motosiklet bilmez. Sizin gibi insanlar olduğunu bilmeleri bile onlar için yeni ufuklar açacak.”

Söz yavaş yavaş bölge meselelerine geliyor. İlave bir çocuk daha sahibi olmanın babaya ilave bir yükü yoktur… çocuk sayısının çokluğu aile için sigortadır, güçtür… kızlar evlendirilerek para getirir, okumaları istenmez, özellikle güzel olanları… isyan etmek bir gelenektir, bazen ufak nedenlerle bile isyan edilir, can alınır, verilir… kadınlar Türkçe bilmezler, okula başlayanlara önce Türkçe öğretilmeye çalışılır…

Komutan esas eksikliğin hayal edememe olduğunu düşünüyor. Böyle bir ortamda büyüyen çocukların kendi gelecekleri de farklı olmayacak, o yüzden ulaşabildikleri çocukların okula devam etmeleriyle, ihtiyaçlarının sağlanmasıyla yakından ilgileniyorlar. Burada oluş amaçlarımızın en büyüğü artık daha net; çocuklarla kaynaşmak, onlara farklı yaşamlar da olduğunu hissettirmek...

Çocukların bizi beklediği haberi geliyor. Düzenleme yapılmış, 300 kadar çocuk öğretmenleri tarafından toplanmış, motorcu abi ve ablalarını bekliyorlar. Motorlar üzerinde onlara doğru yaklaşırken sanki buluşmuyor, kavuşuyoruz. Her birimizin çevresinde sabırsız birer çember oluşuyor. Skorsky helikopterlerine yan bakmayan bu çocuklar motosikletler karşısında büyülenmiş gibiler. Sırayla bindirip ilk motosiklet derslerini veriyoruz. Maşallah hepsi gazın yerini hemen tespit ediyor! Utangaç bir çocuğu öğretmeni getiriyor. Çocuk başını kaldıramıyor, sorunlu biraz. Seleye oturunca gülümsemesini, ne kadar çalışsa da saklayamıyor, usulca gaz efekti de yapıyor. “Motorcu gözünü yoldan ayırmaz, nereye bakarsan oraya gidersin” dediğimizde o saklı şirin yüzü görebiliyoruz. Sonra ikişer üçer yolcuyla ufak turlara başlıyoruz. Heyecan dorukta. Tur sırasında arkamdaki uzun saçlı güzel kıza büyüyünce ne olmak istediğini soruyorum. “Motorcu” olmakmış arzusu!

















Akşamüzeri çocuklardan geçici olarak ayrılıp askeri araçlar eşliğinde kısa bir tura çıkıyoruz. Hedefimiz tepelerde kurulmuş olan güvenlik mevzilerinden birini ziyaret etmek. Asfalttan toprak yola girip yükselmeye başlıyoruz.













Fazla dik değil ancak çarşak yapıdaki gevşek zeminde motorlar batıyor. Bir motorun zinciri çıkıyor ve konvoyu bekletmemek için onu dönüşe kadar orada bırakmaya karar veriyoruz. Bir Mehmetçik nöbetçi kalıyor yanında. Tempolu bir sürüş ile az sonra tepe üstündeki istihkamdayız hepimiz. Burası tam bir savaş mevzisi. Askerlerin yüz ifadeleri son derece ciddi ve disiplinli. İşlerini iyi bildiklerine dair güven hissi veriyorlar. Çardak altındaki masanın üzerinde bizler için ikramlıklar bile hazırlamışlar. Etrafımız barikatlarla çevrili. Motorları yanına park ettiğimiz paletli, dört namlulu uçaksavarda oturan askerin gözleri dağlardan hiç ayrılmıyor.
















Tugayın çevresindeki bölgede binlerce asker bu tip mevzilerde görev yapıyorlar. Gecelerin gündüzlerden çok daha aktif olduğu, içme suyunun bile taşınmak zorunda olduğu bu yerlerde dolaşan tavuklar ise kene ve çıyan benzeri haşerata karşı önlem. Mahcubiyet, güven, sevgi karışımı bir duygu hissediyoruz onlara karşı. Görece çok küçük bir terörist grubun karşısına konmak zorunda kalınan insani ve maddi harcamanın büyüklüğü burada daha iyi kavranıyor.

Bu hakim tepeden tugay, altındaki köy ve güzelce boyanmış okulu gözüküyor. Diğer tarafta gözetim altında tutulan yol ve arkada her an takip edilen patikalar… Olası bir çatışma anında burada görev yapmak nasıl bir histir diye düşünürken yanımdaki subaya o uçaksavarın nasıl bir ses çıkardığını soruyorum. Birkaç dakika sonra dört namlu tepelere ve kulaklarımıza dehşet saçıyor. O gece güven içinde uyuyacağımızı iyice anladıktan sonra vedalaşıp tugaya iniyoruz.
Tugay gazinosu önünde kurulmuş U şeklindeki ziyafet sofrasının düzeni etkileyici. Haftalardır hazırlık yaptıkları söylenen çocuklar sırayla, tek tek veya gruplar halinde becerilerini sergiliyorlar. Şiirler, danslar, kısa piyesler derken sonunda kendimizi ortada halay çekerken buluyoruz, çocuklar, köylüler, askerler, hepimiz.

Saat geç oldu ama çocuklar dağılmak istemiyorlar. Hepimizin çevresinde birer halka oluşmuş. Özellikle bizim hanımlar ilgi çekiyor. Bir kadının muhasebeci, iş kadını olduğunu öğrenmelerinin anlamı büyük kızlar için. Derya çocuklarla tam kaynaşmış, kendi grubunu kurup onlarla oyun oynuyor. Çocuklar sonunda evlerine dönerken bu günün unutulmaz geçtiğini yavaş yavaş kavramaya başlıyoruz.

















Günün son sohbeti, genç subaylarla başlıyor. Orada görev yapmayı, çocukları, aile yapısını, adetleri konuşuyoruz. Hiç duymadığımız şeyler değil hiçbiri ama orada bulunmak, bir ucundan şahit olmak çok farklı.
Sabah erken uyanıp yürüyüşe çıkıyoruz. Eğitimli bomba arama köpeklerinin barınaklarında hayvan sevme ihtiyacımızı giderdikten sonra askerin yaşadığı mekanları geziyoruz. Pazar sabahı olmasına rağmen hareket sürüyor. Asker için imkanların iyi düzeyde sağlandığı gözüküyor. Güven ve saygınlık uyandırıyor burası. Yol bizi T-155 Fırtına toplarının mevzilerine getiriyor. İstendiğinde 40km menzile sahip bu toplar ateşlendiğinde duvarların esnediğinden bahsediyor herkes. Bu sesi o kadar çok merak etmiyorum nedense!

Saat 10:00’da “havuz başındaki açık büfe brunch”a davetiydik. Aktivitenin adı bile burada gerçek üstü geliyordu, ancak galiba burada her şey mümkündü. Eksiksiz bir büfe, fırından yeni çıkmış simit ve hamur işleri, tam donanımlı servis elemanları bunu kanıtlıyor gibiydi.















Çocuklar bu kez bizi okulda bekliyorlar. Okulun düzgün gözüken bir binası var. 8 yıllık eğitim için ihtiyaca cevap vermiyormuş, sınıflar da küçükmüş. EMOK’un topladığı yardımla okulun etrafındaki alan asfaltlanarak çocukların çamurdan/tozdan kurtulmaları mümkün olacaktı. Resmi bir temel atma töreninde kürekle harç atmak güzel bir ilk oldu. Ardından sınıf sınıf dolaşıp onlar için sağladığımız ihtiyaç malzemelerinin çocuklara dağıtılması ile ilgilendik. Gerçi Mehmetçik organizasyonu o denli detaylı ve iyi yapmış ki bize, üstümüze düşen rolleri oynamak kalıyor sadece. Yine çocuklarla kaynaşma imkanı buluyoruz. Sıralarında oturuyor, birlikte fotoğraflar çekiyor, meraklı soruları yanıtlıyor ve hatta yeni toplanmış dutları yiyoruz.

Ziyaretimizin sonuna yaklaşırken bu sıcak havanın, dostluğun çocuklar büyüdüğünde ve biz yaşlandığımızda da sürmesini diliyorum içimden.

Terk ettiğiniz her yerde kendinizden bir parça bırakırsınız ya, bizim de birazımız Cizre’nin o güzel ve verimli vadisinde, çocuklarda ve askerde kalıyor. Başka hiçbir yerde, sırf gelmiş olmamız bu kadar değerli olmamıştı. Hala bunun kolay elde edilmiş bir paye olduğunu hissetsem de, ben de hiç bu kadar sırf “gittiğime” memnun olmamıştım. Bizi ağırlayanlara, orada ve şimdi dahi kollayanlara, yüzümüze gülenlere minnettarız.

Haziran 2009

Hiç yorum yok: