26 Aralık 2010

Bendeniz ARTÇI...


İlk artçılık deneyimimi 2000 senesinin nefis bir bahar günü yaşadım. Henüz motosiklete yeni binmeye başlayan arkadaşım “var mı arkama binecek bir cengaver?” diye sorduğunda, diğerlerinin tereddütünü fırsat bilerek atlayıvermiştim hemen arkasına. Dar ve toprak köy yollarında gezinirken ona sıkı sıkı tutunup gözlerimi kapattığımı hatırlıyorum, korkudan değil rüzgarı saçlarımda, tenimde hissetmekten, burnuma gelen envai çeşit kokunun başımı döndürmesinden aldığım müthiş zevkten. O gün motorla birlikte devrilmemiz bile nedense çok eğlenceli gelmişti bana. Geri döndüğümüzde içim burkulmuştu, bir daha motosiklete binme şansım olabilecek miydi acaba? Ama kader ağlarını güzel örmüş olacak, kısa bir süre sonra eşim Hakan ile tanıştım ve artçılık maceram o gün bu gündür devam etmekte.

21 Aralık 2010

Göçmen motorlar projesi - 1. Ayak

Kış aylarına yaklaşırken görünen manzara şu idi:



  • Planlı motosiklet aktivitesi eksikliğinden rahatsızlık...
  • Artık orası burası merak edilemeyecek kadar gezilmiş yakın çevre...
  • Yeterince gezilememiş güney Ege bölgesi...

Bu manzaradan bir proje çıkarttık, adına da "Göçmen Motorlar" dedik.
İhtiyaçlar yanında, güneyde teknesini bırakan denizcilerden esinlendik. Özel hava yollarının yaptıkları kış indirimlerinden güç aldık!
18-19 Aralık 2010'da, 5 motor, 8 kişi motorları güneye indirdik ve orada bıraktık.
Bodrum ve Dalaman havaalanlarını kullanarak, Nisan'a kadar 6 kez daha bölgeye uçakla ulaşacak, gezecek ve yine uçakla döneceğiz. Bu geziler 2-3 veya 4'er gün sürecek ve pek iş zamanımızdan çalmayacak.
Datça'nın Şubat'ında, Menderes ovasında, Köyceğiz'da, Göçek'te, Gökova ve Hisarönü körfezlerinde lastik izlerimizi bırakmak istiyoruz. Sakız ve Rodos adalarına da göz kırpacağız.
Güneye göç ederken Büyük Menderes deltasından, Priene, Euromos ve Bafa gölünden geçirdik yolumuzu.


Göç böylece tamamlandı, göçmenlerin binicileri yalnız döndüler. Bir sonraki buluşma üç hafta sonra...

21 Kasım 2010

Bir Güzel Girit Gezisi



Gezilerde "mutlaka görülmesi gereken" yerleri dolaşırız. Mısır'da piramit, Paris'te malum kule ziyareti illa yapılmalıdır. Gel gör ki, bu "mutlaka" yerler sonradan en önemli anılara dönüşmez (Mostar köprüsü ve Ağrı dağı manzarası istisnadır bizde). En önemli anıları önceden planlayamazsınız zaten. Onlar, beklenmedik bir anda yaşanmalıdır.

Mesala selam verdiğiniz bir köy kahvesinde kulağınıza çalınan bilgece bir söz, hiç tanımadığınız bir teyzenin sizin için okuduğu yol duası artık hep sizinle kalacaktır.
Hazır olduğunuzda duyup algılarsınız bunları, duyarlılık gelişmediyse henüz, kaçar giderler.
Belki de birinin unutamadığı ortamdan bir diğerinin hiç haz almamasının sebebi budur.

Rodoplar Fotoğraf Albümü

4 Kasım 2010

Rodoplar'da Lastik İzlerimiz - Bulgaristan ve Yunanistan - 2. Bölüm

Ivailovgrad ile Zlatograd arası alt tarafı 150km tutuyor. Gel gör ki, bu yolun 100m bile düzlüğü yok. Mesafeler uzuyor ama ne gam. Motorun ne kadar yattığını tekrar hatırlamak çok zevkli. Zemin genellikle gayet iyi tutuyor, tabii buz veya eriyen kar yoksa.

Manzara devamlı değişiyor. Yaylalara çıkıp, oradan tekrar vadilere iniyoruz....

3 Kasım 2010

Rodoplar'da Lastik İzlerimiz - Bulgaristan ve Yunanistan - 1. Bölüm

Zaman ne çabuk akıp gidiyor değil mi? Bir bakmışsın yetişkinsin artık. Bebekler koca insan olmuşlar, saçların beyazlanmış...


Zamanı yavaşlatmanın, onu esnetip uzatmanın yolları da var. Esnek zaman yapısına Einstein da şahitlik ederdi mutlaka ama konumuz kuantum fiziği değil, nasıl yaşadığımız.
Zaman, onu nasıl yaşadığımıza göre uzayıp kısalıyor.

Misal, zaman yolculukta uzar.
Seyyahın tek gününü, zamane uyurgezeri bir yılda yaşayamaz.

Uyurgezer kim sahi?
Uyurgezer, gerçek ilişkilerle, doğayla, mevsimlerle bağlantısı kopmuş olandır.
Ona kışın fazla soğuk, yazın fazla sıcaktır. Bahar aylarını fikren ıskalar.
Sahip olarak varolur. Sahip olmanın sonunu bulamadığından her daim eksiktir.
Şu güzel konuşmadan alıntı yaparsak, uyurgezer,
"Sahip olmadığı paraları, umrunda olmayan insanlar üzerinde kalıcı olmayan imajlar yaratmak için ihtiyacı olmayan şeylere harcar".

23 Eylül 2010

Istrancalar ve İğneada

İstanbul’un coğrafi olarak konumlanması bir denizci gözüyle harika olmalıdır. Ancak motorcu gözüyle bakınca durum biraz farklı. Her taraf deniz olunca şehirden çıkmak dar iki koridora kalıyor. Bu trafikli ve sıkıcı yolların, üzerinde sürmesi zevkli hale dönüşmesi için 100-200 km sabretmeye ihtiyaç var. Yıllardır git gel, aynı yolları temcit pilavı gibi tekrarlamaktan sıkıldığımızdan uzun süredir günübirlik, hatta bir-iki yıldır tek gece konaklamalı turlardan uzaklaşmıştık. Bu yıl bahar günlerinin coşkusu bizi pek bir sarmış olmalı ki haftasonu turlarını ister olduk yine.

12 Mayıs 2010

Yaz başında bir kış turunu hatırlamak...

Motosiklet, hayatınızın bir parçası, sohbetlerinizin baş konusu olmuş ve siz ona o kadar seyrek biniyorsunuz ki aküsünün hala dolu olup olmadığını, marşın basıp basmayacağını bile bilmiyorsunuz...

Bu senaryo sanılandan çok daha yaygın maalesef. Zaman zaman hepimizin, değişen şartlar nedeniyle kendimizi bulabileceğimiz bir durum.

Motora binmeyen motorcu olmamak için sistemli bir karşı koyuş sergilemek gerek. Tembelliğe, bizden beklenen mecburiyetler karşı koyuş... Adı özgürlükle özdeşleşen motosikletinize atlayıp gidemiyor musunuz bir türlü? O zaman yeter, kış da olsa (Ocak) bir tura çıkmanın vaktidir.

6 Mayıs 2010

Şırnak - Cizre'de lastik izlerimiz

Lübnan ve Suriye'ye, Mayıs 2009'da yaptığımız gezinin devamında, Şırnak’ın Cizre ilçesine doğru uzandık. Amacımız, orada görev yapan Mehmetçik’e selam götürmek, yöre çocuklarına destek olmak ve askerliğini yapan dostumuz Hakan Kavaklıoğlu’nu ziyaret etmekti. Gezinin asıl amacını kavramak için ise oraya varmamız gerekecekti.

Ulaştığınız her sınır, size ötesi için ilham kaynağı olur ya, daha önce görmüş olduğumuz Midyat’ın sadece 65km doğusundaki Cizre’ye yaptığımız yolculuk, kafamızdaki bu sanal geçidi bize geçirtti. 22 Mayıs’ta motosiklet konvoyumuz virajlı, manzaralı ve mevsim itibariyle yeşil bu yolda ilerlerken sınırların aşılmak için var olduklarını düşünüyorum.

Tepeden Cizre’yi ve içinde bulunduğu Dicle ovasını görüyoruz. Sanki biraz çabuk vardık. Fiziki uzaklık zihindekinden (yine) yakın çıkıyor. Herhangi bir ilçeden çok farklı değil, güzel bir coğrafyada çirkin beton yapılar, düzensiz, tozlu yollar… Burada askerliğini yapan arkadaşımız Hakan’ı arayıp vardığımızı bildirmek için şehir girişinde duruyoruz. Esnaf “hoş geldiniz”e çıkıyor ufaktan. Buralarda adet olduğu üzere hem nazikler hem de şüphecilik var gözlerde. “Nereden, nereye?” sorularını “görev nedir?” izliyor genellikle. Sohbeti, karşı şeritten geçmekte olan üç askeri araç bölüyor. Sonradan Kobra dendiğini öğrendiğimiz bu zırhlı ve silahlı araçlar az geriden u dönüşü yapıp yanımızda duruyor. Birisinin ağır kapısı kalkıyor ve içinden bizim Hakan çıkıyor! Konvoy bizi arasına alıyor. Cizre içinden geçip çıkıyoruz. Arkamızdakinin üzerinde jammer denilen sinyal bozucunun çalışmakta olduğunu GPSlerin susmasından anlıyoruz. Öndekinin tepesindeki silahla birlikte hareket eden mercek bize dönük. Sonradan Hakan, bizi o yerden, yakın plan seyrettiğini söyleyecek.

















Vadilerin içinden çıkıp dağlarla çevrelenmiş dev bir çanağın içine doğru yükselmeye başlıyoruz. Çanağın ortasına doğru belli belirsiz bir yerleşim gözüküyor, bir minare, alçak yapılar ve bir damın üstüne boyanmış ay-yıldız…

“Sayın …, tugayımıza hoş geldiniz” yazıyor bize tahsis edilen VIP odasının dopdolu buzdolabının üzerinde. Böylece, on gün önce başladığımız Suriye, Lübnan, Güney Doğu Anadolu gezimizin en lüks konaklaması en ummadığımız yerde gerçekleşmiş oluyor. Aklımız biraz önceki karşılamada hala. Üsteğmen …‘ın heyecanı yüzünden okunuyordu, “vallahi ben geleceğinize hala inanmıyordum, ama geldiniz!” derken. Programımız yoğunmuş. Yarım saat sonra tugay komutanı bizimle buluşacakmış, sonra çocuklarla olacakmışız, akşamüzeri bir gezi varmış, sonra gösteriler, sonra… başımız dönmüştü dinlerken.

















Prefabrik misafirhane binasının az ilerisindeki nöbetçi kulübesine yaklaşıyorum izin alarak. 2 Mehmetçik otomatik silahlarının arkasında görevdeler. “Sivil görmek iyi geldi, iyi ki geldiniz” diyorlar, içten. Tugay komutanı ve yüksek rütbeli komutanlar bizi yeşillikler içindeki bir bahçede resmen karşılıyorlar. Biz kendimizi mekana konumlandırmakta zorlanıyoruz. Motosikletle yol yaparak oraya gelmiş olmak bize verilen değeri pek de açıklamıyor. Bu düzeyde bir karşılamayı, yapılan özel programları nasıl hak ediyoruz ki? Komutanla konu, yine bizim “gelmemizin inanılmazlığından “ açılıyor. Günlerce öncesinden tugayın ve tugayla iç içe olan köyün çocuklarının bizim için hazırlanmakta olduklarını öğreniyoruz. Gelişimizin neden bu kadar önemli olduğunu doğrudan soruyorum sonunda. Komutan, burada en çok çocuklar için bir şeyler yapmaya çalıştıklarını, onlar gelecekte nasıl insanlar olmayı hayal ederlerse buraların da geleceğinin o olacağını anlatıyor. “Buradaki çocuk ya asker, ya öğretmen olmak istediğini söyler. Bildikleri meslekler sınırlıdır. Top, tüfek, helikopter bilir ama motosiklet bilmez. Sizin gibi insanlar olduğunu bilmeleri bile onlar için yeni ufuklar açacak.”

Söz yavaş yavaş bölge meselelerine geliyor. İlave bir çocuk daha sahibi olmanın babaya ilave bir yükü yoktur… çocuk sayısının çokluğu aile için sigortadır, güçtür… kızlar evlendirilerek para getirir, okumaları istenmez, özellikle güzel olanları… isyan etmek bir gelenektir, bazen ufak nedenlerle bile isyan edilir, can alınır, verilir… kadınlar Türkçe bilmezler, okula başlayanlara önce Türkçe öğretilmeye çalışılır…

Komutan esas eksikliğin hayal edememe olduğunu düşünüyor. Böyle bir ortamda büyüyen çocukların kendi gelecekleri de farklı olmayacak, o yüzden ulaşabildikleri çocukların okula devam etmeleriyle, ihtiyaçlarının sağlanmasıyla yakından ilgileniyorlar. Burada oluş amaçlarımızın en büyüğü artık daha net; çocuklarla kaynaşmak, onlara farklı yaşamlar da olduğunu hissettirmek...

Çocukların bizi beklediği haberi geliyor. Düzenleme yapılmış, 300 kadar çocuk öğretmenleri tarafından toplanmış, motorcu abi ve ablalarını bekliyorlar. Motorlar üzerinde onlara doğru yaklaşırken sanki buluşmuyor, kavuşuyoruz. Her birimizin çevresinde sabırsız birer çember oluşuyor. Skorsky helikopterlerine yan bakmayan bu çocuklar motosikletler karşısında büyülenmiş gibiler. Sırayla bindirip ilk motosiklet derslerini veriyoruz. Maşallah hepsi gazın yerini hemen tespit ediyor! Utangaç bir çocuğu öğretmeni getiriyor. Çocuk başını kaldıramıyor, sorunlu biraz. Seleye oturunca gülümsemesini, ne kadar çalışsa da saklayamıyor, usulca gaz efekti de yapıyor. “Motorcu gözünü yoldan ayırmaz, nereye bakarsan oraya gidersin” dediğimizde o saklı şirin yüzü görebiliyoruz. Sonra ikişer üçer yolcuyla ufak turlara başlıyoruz. Heyecan dorukta. Tur sırasında arkamdaki uzun saçlı güzel kıza büyüyünce ne olmak istediğini soruyorum. “Motorcu” olmakmış arzusu!

















Akşamüzeri çocuklardan geçici olarak ayrılıp askeri araçlar eşliğinde kısa bir tura çıkıyoruz. Hedefimiz tepelerde kurulmuş olan güvenlik mevzilerinden birini ziyaret etmek. Asfalttan toprak yola girip yükselmeye başlıyoruz.













Fazla dik değil ancak çarşak yapıdaki gevşek zeminde motorlar batıyor. Bir motorun zinciri çıkıyor ve konvoyu bekletmemek için onu dönüşe kadar orada bırakmaya karar veriyoruz. Bir Mehmetçik nöbetçi kalıyor yanında. Tempolu bir sürüş ile az sonra tepe üstündeki istihkamdayız hepimiz. Burası tam bir savaş mevzisi. Askerlerin yüz ifadeleri son derece ciddi ve disiplinli. İşlerini iyi bildiklerine dair güven hissi veriyorlar. Çardak altındaki masanın üzerinde bizler için ikramlıklar bile hazırlamışlar. Etrafımız barikatlarla çevrili. Motorları yanına park ettiğimiz paletli, dört namlulu uçaksavarda oturan askerin gözleri dağlardan hiç ayrılmıyor.
















Tugayın çevresindeki bölgede binlerce asker bu tip mevzilerde görev yapıyorlar. Gecelerin gündüzlerden çok daha aktif olduğu, içme suyunun bile taşınmak zorunda olduğu bu yerlerde dolaşan tavuklar ise kene ve çıyan benzeri haşerata karşı önlem. Mahcubiyet, güven, sevgi karışımı bir duygu hissediyoruz onlara karşı. Görece çok küçük bir terörist grubun karşısına konmak zorunda kalınan insani ve maddi harcamanın büyüklüğü burada daha iyi kavranıyor.

Bu hakim tepeden tugay, altındaki köy ve güzelce boyanmış okulu gözüküyor. Diğer tarafta gözetim altında tutulan yol ve arkada her an takip edilen patikalar… Olası bir çatışma anında burada görev yapmak nasıl bir histir diye düşünürken yanımdaki subaya o uçaksavarın nasıl bir ses çıkardığını soruyorum. Birkaç dakika sonra dört namlu tepelere ve kulaklarımıza dehşet saçıyor. O gece güven içinde uyuyacağımızı iyice anladıktan sonra vedalaşıp tugaya iniyoruz.
Tugay gazinosu önünde kurulmuş U şeklindeki ziyafet sofrasının düzeni etkileyici. Haftalardır hazırlık yaptıkları söylenen çocuklar sırayla, tek tek veya gruplar halinde becerilerini sergiliyorlar. Şiirler, danslar, kısa piyesler derken sonunda kendimizi ortada halay çekerken buluyoruz, çocuklar, köylüler, askerler, hepimiz.

Saat geç oldu ama çocuklar dağılmak istemiyorlar. Hepimizin çevresinde birer halka oluşmuş. Özellikle bizim hanımlar ilgi çekiyor. Bir kadının muhasebeci, iş kadını olduğunu öğrenmelerinin anlamı büyük kızlar için. Derya çocuklarla tam kaynaşmış, kendi grubunu kurup onlarla oyun oynuyor. Çocuklar sonunda evlerine dönerken bu günün unutulmaz geçtiğini yavaş yavaş kavramaya başlıyoruz.

















Günün son sohbeti, genç subaylarla başlıyor. Orada görev yapmayı, çocukları, aile yapısını, adetleri konuşuyoruz. Hiç duymadığımız şeyler değil hiçbiri ama orada bulunmak, bir ucundan şahit olmak çok farklı.
Sabah erken uyanıp yürüyüşe çıkıyoruz. Eğitimli bomba arama köpeklerinin barınaklarında hayvan sevme ihtiyacımızı giderdikten sonra askerin yaşadığı mekanları geziyoruz. Pazar sabahı olmasına rağmen hareket sürüyor. Asker için imkanların iyi düzeyde sağlandığı gözüküyor. Güven ve saygınlık uyandırıyor burası. Yol bizi T-155 Fırtına toplarının mevzilerine getiriyor. İstendiğinde 40km menzile sahip bu toplar ateşlendiğinde duvarların esnediğinden bahsediyor herkes. Bu sesi o kadar çok merak etmiyorum nedense!

Saat 10:00’da “havuz başındaki açık büfe brunch”a davetiydik. Aktivitenin adı bile burada gerçek üstü geliyordu, ancak galiba burada her şey mümkündü. Eksiksiz bir büfe, fırından yeni çıkmış simit ve hamur işleri, tam donanımlı servis elemanları bunu kanıtlıyor gibiydi.















Çocuklar bu kez bizi okulda bekliyorlar. Okulun düzgün gözüken bir binası var. 8 yıllık eğitim için ihtiyaca cevap vermiyormuş, sınıflar da küçükmüş. EMOK’un topladığı yardımla okulun etrafındaki alan asfaltlanarak çocukların çamurdan/tozdan kurtulmaları mümkün olacaktı. Resmi bir temel atma töreninde kürekle harç atmak güzel bir ilk oldu. Ardından sınıf sınıf dolaşıp onlar için sağladığımız ihtiyaç malzemelerinin çocuklara dağıtılması ile ilgilendik. Gerçi Mehmetçik organizasyonu o denli detaylı ve iyi yapmış ki bize, üstümüze düşen rolleri oynamak kalıyor sadece. Yine çocuklarla kaynaşma imkanı buluyoruz. Sıralarında oturuyor, birlikte fotoğraflar çekiyor, meraklı soruları yanıtlıyor ve hatta yeni toplanmış dutları yiyoruz.

Ziyaretimizin sonuna yaklaşırken bu sıcak havanın, dostluğun çocuklar büyüdüğünde ve biz yaşlandığımızda da sürmesini diliyorum içimden.

Terk ettiğiniz her yerde kendinizden bir parça bırakırsınız ya, bizim de birazımız Cizre’nin o güzel ve verimli vadisinde, çocuklarda ve askerde kalıyor. Başka hiçbir yerde, sırf gelmiş olmamız bu kadar değerli olmamıştı. Hala bunun kolay elde edilmiş bir paye olduğunu hissetsem de, ben de hiç bu kadar sırf “gittiğime” memnun olmamıştım. Bizi ağırlayanlara, orada ve şimdi dahi kollayanlara, yüzümüze gülenlere minnettarız.

Haziran 2009

Yasemin'den Mercimek Köftesi Tarifi

Sevgili yeğenim Yasemin Önal (20) iyi bir aşçı olup, çok güzel yapığı mercimek köftesinin tarifini yollamış. Buradan paylaşmakta büyük yarar görüyorum:

MERCİMEK KÖFTESİ

NOT: Malzemelerin, aşağıda belirtilen ölçülerde konulması durumunda, yaklaşık 20 kişiye yetecek kadar köfte çıkıyor. Kalabalık misafir ağırlayacaklar için uygundur. Misafiriniz yoksa komşulara gönderebilirsiniz :)

Malzemeler:
*2 su bardağı kırmızı mercimek
*1 su bardağı ince bulgur(köftelik)
*yarım demet taze (yeşil)soğan
*1 yemek kaşığı domates salçası
*2 yemek kaşığı biber salçası
*1 çay kaşığı kimyon
*1-2 çay kaşığı pul biber(acı seviliyorsa bu miktar arttırılabilir)
*Tuz ve Karabiber

YAPILIŞI:
Kırmızı mercimek tencereye konur, üzerine 4,5 su bardağı su ve 1 çay kaşığı kimyon eklenerek karıştırılır.

Ateşe konularak, mercimekler iyice yumuşayana kadar pişirilir.

Mercimek suyunu çekince ateşten alınır ve 1 su bardağı bulgur eklenerek karıştırılıp 10-15 dk. kadar dinlendirilir.

Tenceredeki karışım geniş ve derin bir kaba alınır. (Yoğurma işleminden önce sıcaklığa dikkat, eller haşlanmasın :)

İçine, geri kalan tüm malzemeler eklenir(baharat, yeşil soğan,salça vs.). İyice yoğurulup, köfte şekli verilir. Ilık servis yapılır.

Servis tabağına alındığında üzerine biraz limon sıkabilirsiniz.
Marul yaprağı içine konulup üzerine limon sıkılarak servis edilir.

NOT: Buzdolabına alındığında üzerinin kapalı olmasına dikkat! Köfteler kuruyabilir.