6 Ekim 2009

Yarışmak...

Geçtiğimiz haftasonu, EMOK'un düzenlediği enduro yarışında etap görevlisiydim. Yarış sabahı, yarışçılar bulunduğum noktaya henüz ulaşmamışlarken, otoyol çalışmasında görevli işçilerle ayak üstü sohbet ettik. Hemen, "motorların değeri ve bu değerin otomobil almaya yetmesi" tadındaki klişe konu açıldı. Ardından, parkurun ne kadar çetin olduğundan dem vuruldu ve asıl soruyu birisi dillendirdi: "ödül büyük mü abi?"!

Öyle ya, sen bu kadar çok parayla dağa taşa vuracağın bir motor alacaksın, sakat işlere kalkışacak, risk alacak, başka kaç türlü masrafa gireceksin... e bu işin ödülü büyük olmasa adam girer mi? "Bu işin ödülü yarışa girmiş olmaktır, kimse bundan ekmek yemiyor, üzerine büyük para harcıyor" demem, benim de o gazlayan çatlaklarla aynı kategoriye sokulmama yaradı sadece.

Adamlara cahil muamelesi yapmak, gülüp geçmek mümkün. Ama içimden bir ses, "ne lüzumu var" sorusuna verilecek cevabın çok da basit olmadığını söylüyor.

Yarışmanın getiri ve götürüsünden başka, felsefi boyutunu da eleştirmek mümkün. Sağlık ve yaşam enerjisi için yapılan spor ile diğerlerini mağlup etmek için yapılan sporun farklı şeyler olduğu çoğu kez atlanıyor. İkincisi, rekabetin yüceltildiği bir ayin gibi. En hızlı, en güçlü ve en yükseğe atlayan kahramanlaştırılıyor. Spor müsabakalarında centilmenliği yücelten çabalar övgüyü hakediyor. Ancak müsabakanın özü, bir kişinin kazanması, tüm rakiplerin ise kaybetmesi iken, kim, ne kadar centilmen kalabilecektir?

Rekabetin bizi ilerlettiği söylenebilir. 100m koşuda kırılan dünya rekoru, insan ırkının daha nice rekorlarının müjdecisi gibi alkışlanır. Gerçekten de, üretimde, tüketimde, nüfusta ve yok edişte rekora doymuyoruz... da ne lüzumu vardı ki tüm bunlara?

2 yorum:

Ruzgar dedi ki...

:)

bir cevabın olsa yazacağım ama sadece bir gülümsemem var şimdilik ....:)

Hakan Erman dedi ki...

Gülümseme güzeldir.