14 Ekim 2009

Midilli

Yine yakında olup da zihnen uzağa düşen bir rota: Midilli Adası.
Haritadaki yakınlığı ve görece büyüklüğü ile dikkat çekse de ona doğru yola çıkanımız ne kadar da az.
Ramazan bayramı (2008) için alternatiflerimizi şöyle bir değerlendiriyoruz: “Şehirlerarası ana yolların durumu son derece vahim olur. Ya bir yere kıpırdamamalı, el öpüp şeker yemeli ya da insan yığınlarının yapmadığına, gitmediğine bakmalı.” Bu tür bir arayışta cevabı kısa yoldan bulmak için, eski dost haritaya her zaman güvenilebilir. O size nerenin eksik kalıp ziyaretimizi beklediğini kolayca belli eder. İşte orada, sıra Midilli’yi görmeye gelmiş.
Meğerse ne kadar kolaymış bu adaya geçmek. Bandırma, Gönen, Balya, Edremit ara yollarını seçerek Ayvalık’a iniyor ve minik feribotumuz Jale’nin arkasına motorlarımızı iki otomobille birlikte sığdırıyoruz (rezervasyon www.jaletur.com, pasaport, vize gerekli).
Yunanlılar bu adaya Lesvos, adanın başkentine Midilli diyorlar. 'Lezbiyen' kelimesinin Lesvos adından türediğini öğrenmek ilginç. MÖ 600’lü yıllarda burada yaşamış olan kadın şair Sapho, sevdiği kadının aşkı uğruna kendini kayalardan atıvermiş.

Adanın meşhurları Sapho’dan başka, 15 milyon zeytin ağacından elde edilen zeytinyağı, geleneksel uzolar, sardalya, fosil orman ve Molivos kasabası. Bu listeye orada doğan Barbaros Hayrettin Paşa ve Ayvalık göçmeni olup Yunanistan’ın Sait Faik’i İlias Venezis de eklenebilir.
Denizden ada olduğu belli olmayacak kadar büyük burası. Limana vardığımızda artık karanlık. Bir deniz aracı ve motosikletimizle birlikte, bu kadar çabuk (2 saat) ülke değiştirmiş olmanın keyifli şaşkınlığını yaşıyoruz. Gümrük binası eski, çalışanlar üniformasız ve sevimli ada ruhu hissediliyor; herkes güler yüzlü ve yardımsever. Liman polisi kapıyı açıp bize el sallıyor ve kendimizi tipik Akdenizli bir caddede buluyoruz. İki tekerli araç trafiği de tam olması gereken yoğunlukta, vızır vızır.
Midilli'de kitle turizmi, büyük tatil köyleri veya devasa oteller yok. Sebebi ise basit: halk, onlara yeterince gelir ve huzur getiren 15 milyon zeytin ağacından vazgeçmiyor, tarlayı otelciye satar, yan gelir yatarım demiyor!
Konaklamak için 13km kuzeydeki Thermi köyü, Midilli şehrinin gürültülü sokaklarına iyi bir alternatif. Votsala otelinin www.votsalahotel.com sahibi, Atina kaçkını aile, huzurlu ve 'tam kararında' bir ortam yaratmışlar. Otelde akşam yemeği yokmuş ama kumsaldan yürürsek elli metre ilerideki tavernada yiyebilirmişiz. Az sonra tahta - hasır iskemlelerimizde oturmuş masamızın üstündeki uzo, beyaz peynir, otlar, Yunan salatası ve kalamar manzarasını seyrediyoruz. Karşıdaki ışıklar Türkiye mi oluyor şimdi?
Adadaki ilk sabahımızda Midilli şehrinin içinden geçip güney doğudaki buruna yönleniyoruz. Asfalt hemen dikkat çekiyor: çok düzgün ve yol tutuşu büyük güven veriyor. Zaten yol kalitesi bize benzeyen ya da daha kötü olan bir ülke görmek daha bize nasip olmadı!
Geras körfezinde bir iskele yanında mola verip karşı kıyıyı seyrediyoruz. Bir adam gelip, tarzanca karşıya geçmek isteyip istemediğimizi soruyor ve bir balıkçı teknesini gösteriyor. İşaret ettiği teknenin araç taşıyacak bir hali yok oysa ki. Teknenin burnuna dört motor sığdığını iddia ediyor. Denemenin eğlenceli olabileceği bu yolculuğun bize 40 Euroya malolacağını öğrenince, doğal olarak vazgeçiyoruz. İki dakika sonra geri dönüyor ve fiyatı 30’a düşürüyor, biz yine reddediyoruz. Sonra “hadi” diyoruz “20 verelim de adam turistten para kazanmış, biz de bir macera yaşamış olalım”. Adam 20 teklifimiz karşısında kafasını kaşıyor ve “10” diyor! Pazarlıkta aniden roller değişmiş oluyor. “20 olmazsa olmaz” demekten kendimi zor alıyorum. Peşin ödediğim 10 Euroyu memnuniyetle kabul ediyor. Bu olayın sırrını sanırım hiç çözemeyeceğiz.

Motorları teknenin burnuna bindiriyoruz. Halat yok, ayak açacak durum bile yok, onları kendimiz dengede tutuyoruz. Aklımdan “motoru körfezin ortasında denize düşürsem bunu gümrüğe, sigortacı dostum Şahin’e ve özellikle de kendime nasıl açıklarım” diye geçirmeden edemiyorum.
Adanın güney batısı çoğunlukla dağlık. Yamaçlarda yeşillikler ortasında köylerden Messagros’a çıkıyoruz. Köyde terk edilmiş, kırmızı kesme taştan yapılmış metruk cami hala zamana direniyor. Meydanında, buradaki her köyde olduğu gibi asırlık bir çınar ve altında kahvehane var. Gerçi buralardaki kahvelerde Metaxa ya da her türlü alkollü içki bulunuyor. Siyahlar içindeki bir dul teyzeye “yasu – merhaba” diyecek oluyorum, başlıyor anlatmaya. Sohbetin gerisi tek taraflı gerçekleşse de yüzler gülüyor. “Siz kimlerdensiniz” diye soruyormuş. Tanıdık bir merak. Kahveci adam 'sade'lerimizi getirip bizimle oturuyor. Kalkarken kahvelerin onun ikramı olduğunda ısrar edecek.
Sadece Midilli’de değil, tüm Yunanistan’da motosiklete bakış bizdekinden farklı. Bir kere çoğunluk motora bindiği için onlara pek azınlık muamelesi yapılmıyor. Bu mutlaka iyi bir şey ancak kimse sizi kayırmıyor da. Anadolu’da bir köy kahvesi önünde kaskı çıkarıp “selamun aleyküm” dediğinizde gördüğünüz olağanüstü ilgiyi burada bulamazsınız. Ha motorla gelmişsin ha arabayla, farketmiyor.
Bu arada adanın boyutlarını ve mesafeleri anlamaya başlıyoruz. Haritadaki bir sonraki hedefinize varmak için kısa bir zaman yetiyor. Messagros köyünden güneydeki Tarti kumsalına inmek için kaç çeşit yol geçiyor, dağ, orman, deniz manzarası görüyoruz ama bunların hepsi kırk dakika içinde aşılıyor. “İdeal büyüklük ve ziyaret noktası uzaklığı” diye bir şey varsa burası ondan.
Güneşin kölesi turistler adayı artık terketmişler. Tarti’deki güzel Ege manzarası sadece bizim için. Hala açık olan lokantacı aile bize sunduklarını muhtemelen kendisi için pişirmiş. Sigara böreği, kabak kızartma ve et yahnisinden oluşan yemeğimizin lezzetini tarif etmek zor. Plomari kasabasına toprak yollardan gitmek için tarif alıyoruz. Zeytin ağaçlarının tepesinden bakabildiğimizde gördüğümüz manzara, kayalıklar, deniz, güneş ve kara bulutlar ile dramatik bir tablodan fırlamış gibi. Plomari, geleneksel usullerle uzo yapan fabrikaları ile ünlü. Bu gezide özellikle Barbayanni markasını beğeniyor ve uzo hakkındaki olumsuz görüşümüzü değiştiriyoruz...
Gezi ritmimizi bu şekilde tutup dört gün boyunca adanın dört bir yanından ufukları seyrediyoruz. Güzel yollar bizi Olimpos dağının eteklerinden Agiassos kasabasının dik sokaklarına indiriyor. Kalloni körfezinin kıyısında, buranın meşhur sardalyasının tadına bakıyoruz. Eressos’un dingin sahilinde sezon dışı yüzüyor, Sigri’de Bozcaada’yı hatırlatan bir coğrafyadan geçiyoruz. Korumaya alınmış bir alanda bulunan, 20 milyon yıl önce lav akıntısı altında kalmış dev ağaçların fosilleri tam bir zaman tüneli etkisi yapıyor.
Ve tabii Molivos... Adanın ünlü tarihi kasabası. Yamaca özenle yerleştirilmiş güzel taş evleri, taç gibi duran kalesi ve canlı küçük limanıyla ününü hakediyor. Taş döşeli dik sokaklarına serpiştirilmiş eski çeşmelerinin çoğu hala çalışıyor ve Osmanlıca alınlıkları yerinde. Adını, zamanında burada kurulu mevlevihanenin mollalarından alan kasaba, tarihle uyum içinde yaşanabileceğini kanıtlıyor. Tarihi dokuya aykırı tek bir yapı veya unsuru belli ki yetkililer kadar halk da yaptırmıyor. Adanın genelinde bu titizliği görmek mümkün. Bizde böyle bir bilincin olmamasına, hemen karşıdaki Ayvalık’ın bile geldiği hale üzülüyor insan.
Kitle turizminin ele geçiremediği, farklı ama tanıdık Midilli’yi siz de keşfedin. Kendi motorunuzu geçirmek istemezseniz motor kiralayan çok yer var adada. Ada büyük olduğundan küçük bir skuter tercih etmemeli.
Haziran başı en güzel zamanı olurmuş, bu tiyoyu değerlendirmeli.

Ada hakkında iyi bir bilgi kaynağı (İngilizce): www.lesvos.com

1 yorum:

TeKe dedi ki...

gerçekten çok güzel bir gezi olmuş.. darısı başımıza... TRMotoRiders - teketolgahan