13 Mayıs 2009

Balkanlar Gezimiz 4

BİZİ BİZE GÖTÜREN BALKAN YOLLARI
Dördüncü, son bölüm
Rotası Yunanistan, Makedonya, Kosova, Karadağ ve Bosna Hersek’den geçen bir Balkan turunda altı motor, 10 kişiyiz. Aylardan ıhlamur kokulu Haziran. Yeni yerleri keşfetmenin bizi şaşırtmasını severiz ya, bu gezide bizi şaşırtan benzerlikler, “bizdenlikler”.
Bosna Hersek’ten dönüş yolunun başındayız.
15-16 Haziran 2008. Mostar – Durmitor 350km
Mostar’daki evimiz Muslibegoviç’den ayrılmak zor geliyor. Yine bir parçamız ayrıldığımız şehirde kalacak. Rotayı iyiden iyiye doğuya çeviriyoruz artık.
Uzun yoldan önce Blagay kasabasında önemli bir yeri ziyaret etmeliyiz: Buna nehrinin kaynağındaki tekke. 1466 yılında kurulan bu tekke Balkanlar’da Osmanlı kültürüne kök saldıran önemli yerlerden. Kültür, din ve askeri güç bu gibi tekkelerden yayılmış öncelikle. İngilizce broşür Bektaşileri hem keşiş hem de asker olarak şövalyelere benzetiyor. Tarihi önemi bir yana, bu mütevazi yapı, yüzlerce metrelik bir uçurumun dibinde ve koca bir nehrin çıktığı mağaranın yanıbaşındaki konumuyla daha etkileyici olamazdı herhalde.
Bosna Hersek’ten Karadağ’a geçince dağlar safları sıklaştırıyor hemen. Yollar öyle her yöne uzanamıyor, vadilerin yönü neyse o. Virajlı yolların ardındaki hedefimiz bu kez bir şehir değil, Unesco Dünya Mirası listesinde yer alan Durmitor Milli parkı.
Bir zamanlar sosyalizimin gururu olarak yapılmış, en son 70’li yıllarda elden geçmiş otelimiz matrak bir yer. KGB ajanı kılıklı ve ifadeli çalışanlar dekoru tamamlıyor. Aslında ne otel ne de içinde bulunduğu küçük Durmitor kasabasında işimiz var. Rehber kitabın “gördüğünüzde kafanızda Carmina Burana’yı çaldırır” dediği o zirvelere doğru yürümeye başlıyoruz.

Burası doğanın bir katedrali ve insan yapısı olanlara çok tepeden bakıyor. Güneşi, karlı granit dorukların, ormanların, gölün ve adaların aynı kareye sığdıkları gerçeküstü manzara karşısında batırırken bir gece daha burada kalma kararı kendiliğinden alınıyor.

Ertesi günü işaretli patikalarda yol bularak, gölden göle, tepeden tepeye dolaşarak geçiriyor, temiz hava göz kapaklarımızı ağırlaştırdıkça direnmiyor, çalılara yayılıveriyoruz.

17 - 18 Haziran. Durmitor – Ohri 600km
Karadağ ,Kosova ve Makedonya’yı aynı gün katederek Ohri’ye kadar iniyoruz.
Dönüş yolu psikolojisi eve yaklaştıkça sabırsızlık. Zihin bizden önce eve gitmeye meyilli. Onu hemen “şimdi ve buraya” çekiyoruz. Zira burası Balkanların en güzel coğrafyalarından, Bizans kiliseleri, Arnavut kaldırımları, Osmanlı evleri ve tabii meşhur göl manzarası ile Ohri şehri. Meşhur olduğu bu güzellikleri gerçekten de barındırıyor Ohri. Fakat nedense biz beklentimizi küçük bir kasaba bulacağımıza yönelik yapmışız. Oysa ki rehber kitap yazıyor: nüfus 50bin. Kabahat bizde ve belki de bizdeki dinginlik halini yaratan Durmitor Milli Parkı’nda.

Bir tam gün boyunca yokuş sokaklarda göl ve kilise manzaraları seyretmek, bir kilisedeki genç piyanistler yarışmasına şahit olmak ve hatta deniz gibi gözüken gölde yüzmek için bol bol zamanımız oluyor.
Bu arada Bizans tarihi kronolojisi ve mimari detaylara girmek, hangi ikonun ne kadar benzersiz olduğunu öğrenmek de mümkün ama biz bugün sakin ve basit güzelliklerin peşindeyiz.

19 - 20 Haziran. Ohri-Kavala-İstanbul 880km
Göl kıyısından 30km’lik bir yolculuk bizi Arnavutluk sınırının hemen berisindeki Sveti Naum manastırına getiriyor.

Manastırın tipik kilisesi, berbat seslerine rağmen muhteşem görünüşlü tavus kuşları ile Ohri’yi besleyen su kaynağı buradan akılda kalacaklar.

Yunanistan sınırına doğru Galicica Milli Parkında, Prespansko gölüne geçmek üzere virajlı yoldan yükseliyor ve Ohri’yi bir de tepeden görüyoruz. Manastır şehrine giriyoruz girmesine fakat aşırı sıcak keşif hevesimizi bastırıyor. Burayı gelecekteki bir geziye bırakıp Yunanistan sınırına ulaşıyoruz. Sınırdan geçen güleryüzlü bir adam milli takımımızın başarılarından dolayı bizi Türkçe kutladıktan sonra ekliyor “bizler Arnavutuz ama Arnavut, Türk aynı. Hepimiz Osmanlıyız.”

Hava ısındıkça ve deniz kokusu yaklaştıkça Kuzey Ege’nin serin sularında yüzme hayali daha belirgin hale geliyor. Kavala’ya gelmeden sahilde bulduğumuz otel hayalimizi gerçekleştirdiğimiz yer oluyor.
Ertesi günkü son etap kadim şehrimiz İstanbul’da son bulacak.
Atlas dergisinin Ağustos 2005 sayısında Balkanlardaki yüz yıllık sürgün konu edilmişti. Makalenin kapaktaki başlığı “Balkanları bilmiyorsan hiçbir şey bilmiyorsun”du. Geziden önce bu başlığı kim bilir kaç kez okumuştum ancak anlamını kavramam için demek ki okumaktan fazlası, şahitlik de gerekiyormuş.
O halde tekrarlamalı: Balkanları bilmiyorsan hiçbir şey bilmiyorsun!
Gezginler:
Atilla – Nursel Karasu – Honda XL1000 Varadero
Derya Savaş – BMW F800GS
Görkem Özgelen – BMW F650GS Dakar
Hakan – Deniz Erman – KTM 950 Adventure S
Levent – Emine Fırat – BMW R1200GS
Şahin Şair – Saadet Bektaş – BMW R1200GS

2 Mayıs 2009

Balkanlar Gezimiz 3

BİZİ BİZE GÖTÜREN BALKAN YOLLARI
Üçüncü bölüm

Rotası Yunanistan, Makedonya, Kosova, Karadağ ve Bosna Hersek’den geçen bir Balkan turunda altı motor, 10 kişiyiz. Aylardan ıhlamur kokulu Haziran. Yeni yerleri keşfetmenin bizi şaşırtmasını severiz ya, bu gezide bizi şaşırtan benzerlikler, “bizdenlikler”. Yunanistan, Makedonya, Kosova ve Karadağ’dan sonra Bosna Hersek, Saraybosna’dayız.

11 Haziran Çarşamba. Saraybosna
Saraybosna güzel ve yaralı bir şehir. Görünen yaralar binaların cephelerinde, görünmeyen büyük yaralar ise yüreklerde. Mahalle aralarında, eskiden park olan açıklıklarını şimdi mezarlıklar dolduruyor. Şehir manzarası içindeki bu beyaz adacıklar insana ister istemez hüzün veriyor. 15 yıl önce, soykırımların çağımızda ve Avrupa’da bile yaşanabileceğini gördük. O olaylara coğumuz seyirci, bazılarımız kayıtsız kaldık ama katiller kurbanlarına “pis Türkler” diyerek eziyet etmekteydiler. Yaşananları, 1389 yılındaki Kosova savaşının rövanşı sayıyorlardı. Böyleyken nasıl kendimizi bu kadar ayrı tutabildik, insan hayret ediyor.
Yokuş sokaklar, cumbalı evler, cami ve mezarlıklar o kadar tanıdık ki kendinizi Üsküdar veya Bursa’nın eski sokaklarında dolaşıyor sanabilirsiniz. Bizde bu tür dokular çok daha hızlı tüketildi, burada ise hala canlı. Osmanlı mezar taşları koca sarıkları, ince işlemeleriyle camilerin çevresinde yoğunlar. Küçük bir dükkan vitrinine bakır kahve değirmenleri dizmiş. Dükkan sahibi hanım, buranın kuşaklardır ailesine ait olduğunu, kahve değirmeni yapıp satma sırasının şimdi onda olduğunu anlatıyor. Biz bu anlayış çoktan unutuldu sanıyorduk oysa ki.
Yukarı mahallelerde dolaşırken kale surlarının içinde kurulmuş bir müze keşfediyoruz. Burası eski, merhum cumhurbaşkanı Ali İzzet Begoviç’in anısına kurulmuş. Aynı zamanda savaş gazisi olan rehberimizin anlattıkları hepimize dokunuyor. Ama bunları bilmek ve orada olmak iyi de geliyor. Karmaşık duygular. İzzet Begoviç parçalanan Yugoslavya’da Bosna Hersek’in birliğini korumaya çalışmış. Etnik yapısı bu kadar karışık olan bir coğrafyada bu işin ne kadar zor olduğunu ancak görünce anlayabiliyorsunuz. İzzet Begoviç savaşın sonunu görse de kalıcı barışı görmeye ömrü yetmemiş. Yaşayan birinin bunu görebilmesi ütopya olabilir zaten. Bosna Hersek’de “Sırp Cumhuriyeti” adını almış bölgeler ülke içinde ülke durumunda. Birlik için demokratik bir mücadele veriliyor ama ayrım çok kesin. Soykırımı yapanlarla ona maruz kalanları nasıl birleştirebilirsiniz? Örneğin, Srebrenitza’da BM “gözetiminde” gerçekleşen soykırımı sağır sultan bile bilirken burası bugün “Sırp Cumhuriyeti” sınırları içinde ve etnik olarak “tertemiz”! Bu lokma nasıl yutulur?
Bunlar ağır bilgiler. Dünyada adalet değil güç düzeninin geçerli olduğunu hatırlatıp insanı rahatsız ediyor. Evimizin rahat koltuğunda, elimizde kumanda ile oturup kanaldan kanala gezerken bu tür bilgilerden kaçmak kolay ama Saraybosna’da binlerce yepyeni mezartaşının arasında değil.
Ama hayat burada devam ediyor. Başçarşı’nın bakırcılar sokağından ritmik çekiç sesleri yükseliyor. Bazısı monoton, bazısı ise melodili. Güzelinden Bosna işi bir kahve takımı alıyoruz buradan. İlerideki kapalı çarşının adı Bursa Bezistanı. “Bursa’dan gelen kumaşlar burada satılırmış” diye açıklıyorlar, sanki biz anlamadık isminden. Şimdi şehirin tarihini anlatan bir müzeye dönüştürülmüş. En geniş kısım Osmanlı dönemini anlatıyor. Ne de olsa bu şehri şehir yapan ve dört asır yöneten onlardı. Osmanlı nüfus kayıtları, vakıf defterleri, zarif gündelik eşyalar ilgi çekici.

Çarşıda vitrin bakmak, sokaklarda kaybolmak ve düzenli olarak Türk kahvesi içmek yeter gibi olunca şehrin kendine özgü tramvaylarına atlayıp en uzaktaki istasyona kadar bir yolculuk yapıyoruz. Tramvaydan inip bindiğimiz fayton, dev ağaçların gölgesinde kilometrelerce yol alıp bizi Vrelo Bosne parkına getiriyor. Vrelo Bosne, Bosna nehrinin yerin altından kaynayarak çıktığı noktada kurulmuş, benzersiz bir yer. Su şımarığı dev ağaçların altında uzun süre dolaşıp göllerde oynayan kuşları, çağlayanları seyrediyoruz. Dönüşte faytoncumuz bize sevdalinka şarkıları söylüyor ve bildiği Osmanlı padişahlarının isimlerini sayarak tarih bilgisini kanıtlıyor.
Bu coğrafyada yaşayan müslümanların Osmanlı’ya olan bağını anlamaya başlıyorum. Birlikte yaşadıkları halkların hepsinin birer ülkesi var. Yani Hırvat Hırvatistan’ı, Sırp Sırbistan’ı arkasına almış, hangi devlet içinde yaşarsa yaşasın. Boşnakların arkasında böyle bir ülke yok. Onlar da Osmanlı’nın ruhuna sahip çıkıyorlar. Ne de olsa Türkiye bu mirası reddetmiş durumda. Elbette maçlarda, örneğin Hırvatistan’a atılan en güzel goller Türklerin golleri oluyor, millet coşuyor. O ayrı.

Tam Saraybosna’lı gibi hissetmeye başlayacakken bugün de bitiyor ve yarın tekrar yoldayız. E, tabii o da güzel!

12 Haziran Perşembe. Saraybosna – Travnik – Jajce 150km
Kovaci otelinin kahvaltısına Başçarşı’daki börekçiden kuvvetlice bir takviye yapıyoruz. Sıcak börek bir anda buhar olurken akıllarda artık yol var. Güler yüzlü, İngilizce bilmeyen ve terlikle dolaşan otelcimiz biraz Türkçe’den anlıyor. “Allah’a emanet” denince ise sevinerek cevap veriyor.

Saraybosna’dan Travnik’e kadar paralı bir otoyol yapılmış. Biz bu hızlı ve düz yola adapte olamıyor, ilk sapaktan çıkıyoruz. Bulduğumuz alternatif yolda virajları tekrar buluyoruz ancak bu kez de trafik yoğunluğu var. Sabahtan beri “geliyorum” diyen yağmur da artık bizimle. Travnik, dik tepelerin arasında kurulmuş tarihi, küçük bir şehir. Saraybosna eyalet merkezi olduğu halde Osmanlı valileri burada ikamet ederlermiş. O yüzden birçok vali türbesi bulunuyor burada. Kaleyi gezip tepeden birkaç görüntü aldıktan sonra yağmur şiddetleniyor. Su kenarı (elbette) bir lokantaya girdiğimizde ise ortalığı sel götürmekte. Lokantanın bir duvarında Fatih’in bir fermanının İngilizce ve Türkçe hazırlanmış posteri asılı. Hazırlayan Türkiye Kültür Bakanlığı imiş. Yeni fethedilen Bosna topraklarında yaşayan, müslüman olmayan halka iyi davranılması hakkında ayrıntılı hükümleri var. “Amerika kıtasının keşfinden falanca yıl evvel yürürlüğe konmuş ilk insan hakları beyannamesidir” diye bir de not var altında.
O yağmur altında Jajce’ye varıyoruz. Burası da tarihi, ufak bir şehir. Tarihi yapıları ve surlarının yanında yine her taraftan sular akıyor ve hatta kasabanın merkezinde 21 metreden düşen koca bir şelale var. Otelimiz şehre yürüş mesafesinde ama sadece doğa manzarası olan bir yerde. Balkonumuzdan seyrettiğimiz gölleri, dağları, bulutları ve yeşilliği hafızaya kazımaya çalışıyoruz.
Jajce’ye varış, aynı zamanda yolculuğumuzun en batı ucuna vardığımız anlamına geliyor.

13 Haziran Cuma. Jajce-Mostar 200km
Sabah kısa bir çevre keşfi yapıyoruz. Bölgede buraya özgü su değirmenleri var. Her yerden çıkan kaynakların çıkışına konan, uzaktan köpek kulubelerine benzeyen bu değirmenler şimdilerde işlevsel olmasalar da korunuyorlar. Mostar’a doğru güneye ilerlerken akarsularla bir an olsun göz temasını kaybetmiyoruz. Adı “su” kelimesinde gelen Bosna’da buna şaşmamak lazım ama, artık kurak olan bir ülkeden gelen bizler bu su bolluğu karşısında hala hayretler içindeyiz.
Tenha, virajlı, bol tünelli ve harika manzaralı bu yol tam bize göre. Naretva nehrini uzun süre takip ediyoruz. Nehir üzerinde yer yer hidroelektrik santralları kurulmuş ama bunların alıştığımız gibi baraj ve gölleri yok. Zaten hızlı ve bol akan nehir tribünden geçiriliyor, tamam.
Akan sularla birlikte Mostar’a varıyoruz. Otelimiz belli ama kimse yol aramak istemiyor. Tuttuğumuz taksi beş dakikada bizi Muslibegoviç Evi’ne getiriyor. Burası, şimdilerde otel olarak kullanılan bir Osmanlı konağı. Eski Safranbolu evlerinin çağdaşı olmalı ama kendine özgü bir stili de var. Otelde kalmayanlar içeriyi müze olarak, para karşılığında gezebiliyorlar.
Zırhlarımızdan sıyrılıp şehir kaşifi kostümlerimize bürünüyor ve kendimizi Mostar sokaklarına vuruyoruz. Karşımıza çıkan ilk açıklık yine yeni bir mezarlık. Özenli ve güzel mermer anıtçıkların üzerindeki ay yıldız buralarda müslüman sembolü. Bazı taşların tepesi sarıkla sonlanıyor. Fesle bitenlerini de görmüştük başka yerde. Eski adetleri koruma burada da devam ediyor anlaşılan. Semboller ilginç ancak bu küçük sehirde iki yıl içinde bu kadar çok kayba hayatta kalanlar kim bilir nasıl dayanmış.
Savaşın açtığı yaralar ülkenin her yerinde görülebiliyor ama Mostar’daki izler öyle büyük açılmış ki yıllardır süren yapım ve onarım çalışmalarına rağmen silinmekten uzaklar. Mermi delikleriyle adeta erimiş taş bina ilk defa burada görüyoruz. Dar bir vadide kurulmuş bu şehrin tepelerden yapılan güçlü saldırılara 1425 gün boyunca nasıl dayandığını anlamak güç. Her gün düşen ortalama 329 havan topuna binalar dayanamadı da insanlar nasıl dayandılar? Yogoslavya dağılırken Mostar iki kez savaş görmüş. Önce şehri kuşatan Sırplara karşı Hırvat ve Boşnaklar birlikte karşı koymuşlar, sonra ise birbirleriyle savaşmışlar. Savaş bittiğinde silahlar susmuş ancak psikolojik savaş bitmemiş. Sınırını Naretva nehrinin belirlediği iki yakada birbirinden kopuk hayatlar yaşanıyor.
Bu şehre ilk kez gelmiş olsanız ve hakkında hiçbir şey bilmeseniz bile ayaklarınız sizi mutlaka o köprüye yöneltecektir. Köprünün ününü hiç işitmemiş, fotoğrafını görmemiş biri bile onu ilk gördüğü noktada etkisi altına girecek, gözünü ondan alamayacaktır. Köprünün etkileyiciliği konumundan, sadeliğinden ve kusursuz gözükmesinden geliyor olmalı. Tabii tarihi olması ve şehrin kültüründe edindiği yer de görülmeyen etkilerdir mutlaka. Sebep ne olursa olsun, insan üzerinde yarattığı etki, onun bir köprü olmasının ötesinde bir sembol olarak algılanmasına sebep olmuş. Bakış açısına, dünya görüşüne göre anlamı değişen bir sembol. “Farklı halkları bağlayan/ayıran köprü/sınır”, “hoşgörü ve kültür çeşitliliği”, “Osmanlı’nın izi” ya da bana göre en banali olan “doğu ile batının buluştuğu yer”. Artık siz seçin birini ya da yenisini türetin. Bunları düşünürken gözler hep onun üzerinde. İlginçtir, Ağrı dağının da böyle bir etkisi olur insana.
Hava kararırken açlığımızı hatırlıyoruz. Hassaslaşan burunlarımız bizi Ahçıya lokantasından içeri sürüklüyor. Lokantacı aile ile konuşarak anlaşamasak da konsept çok tanıdık: bol kepçe. “Biraz ondan koy, yanına pilav, üstüne şunun suyundan...”

14 Haziran Cumartesi. Mostar
Muslibegoviç evinde müşteriden çok misafir gibiyiz.
Avlu içine aldığımız motorlarımızı kahvaltıdan sonra yıkıyoruz. Evin sahibi, görünürdeki tek çalışanı ve soyadı Muslibegoviç olan bey, aile yadigarı evinin yapım iznini gururla gösteriyor. İzin, Osmanlı valisi imzalı, süslü bir döküman. Kilimler, sedirler, siniler ve yer yataklarıyla pek bizden burası. Sokaklarda yürümeye yine eski şehirden başlıyoruz. Tarihi camileri Türkiye’de biraz kanıksamışızdır, burada gezmek daha anlamlı geliyor.
Köprünün doğu yakasındaki taş kulenin içindeki köprü müzesine giriyoruz. Burada anlatılan köprü hikayesi 1566 yılında mimar Hayreddin tarafından inşasıyla başlayıp, 24 metreden buz gibi suya atlama adetiyle, efsane olmuş sporcuların atlayış stilleriyle devam ediyor. Sonra konu kaçınılmaz olarak son savaşa geliyor. Uzun süre saldırılara direnen köprü sonunda Hırvat topçusunun ateşine yenilerek 1993 Kasım’ında yıkılıyor. Yıkım anı filme alınmış. Seyretmek insanı sarsıyor. Ağlamaklı yüzlerle müzeden çıkarken neşeli turist sesleri bizi bugüne getiriyor.
2003 yılında aslına uygun olarak yeniden yapılan köprünün üzerinde meraklı ziyaretçi kalabalığı ve dalış kulübü mensubu mayolu gençler dolaşıyor. Durduğumuz, oturduğumuz yerleri hep köprü manzaralı seçerek dolaşıyoruz bütün gün. Batı yakasına yaptığımız tur kısa sürüyor, köprü geri çağrıyor her uzaklaştığımızda.
Devam edecek...