24 Nisan 2009

Balkanlar Gezimiz 2

Bizi Bize Götüren Balkan Yolları - 2
İkinci Bölüm
Rotası Yunanistan, Makedonya, Kosova, Karadağ ve Bosna Hersek’den geçen bir Balkan turunda altı motor, 10 kişiyiz. Aylardan ıhlamur kokulu Haziran. Yeni yerleri keşfetmenin bizi şaşırtmasını severiz ya, bu gezide bizi şaşırtan benzerlikler, “bizdenlikler”. Yunanistan ve Makedonya’dan sonra Kosova, Prizren’deyiz.
8 Haziran Pazar. Prizren – Kotor 470km
Dün, yarım günde kendimizi Prizren’li gibi hissetmiştik. Böylece, anne tarafımdan yarım Prizren’li olmam meşruluk kazanmış oldu sanırım. Uzun günümüze erken başlıyoruz. Bugün Kosova’yı güneyden kuzeye, Karadağ’ı da kuzeyden Adriyatik denizine kadar katedeceğiz. Ama önce Şar dağının meşhur esintisine doğru bir yürüyüş yapıyoruz, dere boyu. Dönüşte şehir meydanında kol böreği ile kahvaltı yapıp, suyundan bir içenin müptelası olup mutlaka geri geldiği çeşmeden su içiyoruz. Artık yol zamanı.
Haritada Karadağ’a geçen iki yol gözüküyor. İkisi de dağları aşsa da Pec (İpek) şehrinden batıya bağlananı çok daha kıvrımlı ve cazip. Pec’e vardığımızda soruyoruz ama bu yolu bilen çok az. Bilenler de en son Yugoslavya zamanında geçmişler. Nihayet polisler o yolun sınır kapısı ile birlikte kapatıldığını söylüyorlar. İyi yolların kaderi bu galiba.
Kuzeydeki sınıra doğru ilerlerken yolumuz ileride, kapkara bulutların içine doğru yükseliyor. Yağmur ve sis altında, tamamen virajlardan oluşan yolumuz bizi bir dağ geçidindeki Karadağ sınırına ulaştırıyor. Benzin almaktan daha kısa bir sürede diğer taraftayız.
Bu ülkenin isminde neden “dağ” olduğunu görünce daha iyi anlıyorsunuz. Burası hepten dağlık. Ya zirvelerdesiniz, ya çukurda. Bu küçük ülkeyi ütüleyebilseniz Bulgaristan kadar olur herhalde. Yer şekillerine itirazsız uyan yolumuz devamlı kıvrıldığı gibi ya tırmanıyor ya da iniyor. Dik yamaçlardaki çam ağaçları fırça gibi sık. Sanki takıntılı bir ressam aynı mükemmel ağacı binlerce kez çizmiş karşımıza. Açık alanlar fosforlu bir yeşil örtüyle kaplanmış. Seyrek köylerin bazılarında beyaz minareler yükseliyor.
“Osmanlı bizi neden bıraktı?”
Yemek molasını Rozaje kasabasında veriyoruz. İnşa halinde çift minareli bir cami var burada. Minare rekabeti burada da mı başlamış derken, inşaatı Türkiye’den gelenlerin yaptığını öğreniyoruz. Küçük bir lokantada yemeğimizi beklerken dışarıda bastıran yağmur içeride olmayı cazip hale getiriyor. Lokantacı bizim için Türkçe müzikler çalıyor. Rozaje’de Boşnak nüfus çokmuş. Üç adamın oturduğu masadakilerden birinin Türkçe’si iyi. İstanbul’u, yolculuğumuzu ve Avrupa Kupası maçlarını konuşuyoruz. Derken, bir sessizliğin üzerine, Türkçe bilmeyenlerden biri bana dönüp, yarı şaka, yarı ciddi yüksek sesle bir şeyler söylüyor. Diğeri tercüme ediyor, “Söyle bakalım, bizi burada bırakıp nasıl gittiniz?” demiş. Tereddüt edince, “Osmanlı” diyor adam, “bizi neden bıraktı? Kitaplarda okumadın mı?”. Balkan savaşından yaklaşık yüz yıl sonra, kırk yaşlarında bir adam karşısına çıkan Türk’e bu hesabı soruyor! Bu nasıl bir yürek yarası, yanlız kalmışlık duygusu ki kuşaktan kuşağa taşınıyor?









Dışarıda merhabalaştığımız, kasketli, yakası iliklenmiş gömleği, ceketi, bastonu, ince bıyık ve mavi gözleriyle Boşnak dede yanımıza geliyor. Anlaşılma endişesi taşımadan habire Boşnakça anlatıyor. Ailesinin İstanbul’a göçtüğünü, burada yanlız kaldığını anlıyoruz bir şekilde. Belli ki bize anlatarak hasret gideriyor. Motorlarımıza binerken kendiyle yaşıt arkadaşıyla birlikte bizi geçiriyorlar. Buralarda Türkçe konuşmayan bile ayrılıkta “Allah’a emanet” diyor. Ne hoş.
Rozaje’den batıya doğru yol biraz düzgünleşir gibi olunca Berane’den güneye sapıp, kestirme olur gibi gözüken dağ yoluna sapıyoruz. Güzel seçim! Andrijevica’dan sonra yol asfalt ancak tek araç genişliği kadar ve yirmi metre boyunca bile düz gitmiyor. Burada Derya’nın arka lastik patlıyor. Yanımızdaki yedek iç lastik, takımlar ve biraz zahmetle işimizi kendimiz görebiliriz ancak inanılmaz bir rastlantıyla 50 metre geride bir lastik tamircisi var. Lastikçinin müşteri kapmak için çevirdiği bir dolap varsa da biz çözemiyoruz. Lastik tamirini bekleyen ileri grup, yolun kenarında evleri olan aile ile ahbap olmuşlar. Yanlarına vardığımızda hepsi birden evin balkonundan bize el sallıyorlar. Muhteşem bir vadiye bakan bu mütevazi ev, üç çocuklu bir aileyi, nineyi, dedeyi ve hayvanlarını barındırıyor. Ortak bir lisan yine yok ama habire konuşmaktayız. Mutfakta yiyecek, içecek ne varsa masaya taşınıyor. Dişleri olmayan ninenin bakışları sevginin tarifi gibi. Çocuklar rengarenk pozlar veriyorlar. Evin babasının kolundaki dövmeyi soruyorum. Hırvat ordusunda savaşmış, keskin nişancıymış. İçmemiz için ısrar edilen saf alkol kokulu ev yapımı içkileri içsek gece misafirleri olmamız gerekecek ancak önümüzde Akdeniz’e kadar hala uzun bir yol var.









Kolasin’de dağ yolundan çıkıyoruz. Tepedeki tarihi kalenin ismi “Baruthana” kalesiymiş. Ne demek olduğunu biliyorlar mı acaba, yoksa onlar için öylesine bir özel isim mi bu?
Bu kadar dağlık bir ülkede ana yol da mecburen dar bir nehir yatağını izliyor. Eğer otomobilli olsaydık saatlerce bekleyeceğimiz yol inşaatı bölümlerinden geçiyoruz. Araç kuyrukları yer yer bir kilometreyi bulmuş. Burada yol genişletmek demek düzinelerce tüneli de genişletmek demek olduğundan işleri zor.










Podgorica başkent ve biz burada sadece trafik ışıkları için duruyoruz. Cetinje’ye doğru tekrar yükselirken, günün son ışıklarında etrafı bizim Toros dağlarına benzetiyorum. Cetinje, Kotor arasındaki mesafe, kuş uçuşu sadece 20km kadar. Tabii kuş o kadar yüksekten uçabiliyorsa! Bununla birlikte doğa iki nokta arasına öyle engeller koymuş ki bizim geçmemiz üç buçuk saat sürüyor. Gece vakti, tek bir araçla karşılaşmadığımız bu yolda, durmadan 180 derecelik virajlara yatıyoruz. Yol tek araç genişliğinde, yol sınırı alçak taş duvar ve arkası boşluk. Bir süre sonra, tepeden, karanlığa ışıklarla çizilmiş büyük bir yonca yaprağı şeklinde gözüken Kotor fiyordunu görüyoruz. Akdeniz başka hiçbir yerde karaya böylesine sokulmamış. Bulunduğumuz yerden atacağımız taş denize ulaşır gibi duruyor ancak bizim aşağı inmemiz için bir saat daha viraj dönmemiz gerekiyor.

Kotor inişi “kutsal motor yollarımız” arasındaki yerini aldıktan sonra nihayet deniz seviyesindeyiz. Sur içindeki tarihi meydanda kafeler artık kapatmak üzere ve son servislerini bize yapıyorlar. Vücudumuzda adrenalinin yerini yavaş yavaş yorgunluk alıyor. Atilla abi ve Şahin çevrede araştırma yaparak güzel bir otel olan Tianis’i buluyorlar. Tarihi şehre çok yakın bir aile işletmesi. Yarı ev, yarı otel havasında.
Uyumadan önceki son düşüncem “Sabah başka bir ülkede uyanmıştık. Ne yollar aştık, ne insanlarla tanıştık, hepsi aynı günde... inanılmaz!” gibi bir şey oluyor.
9 Haziran Pazartesi. Kotor
Sabah güneşi karşı dağlara, oradan da denize vurup yansıyor. Duvar gibi yükselen dağların arasına deniz bu denli sokulunca ortaya nefis manzaralar çıkıyor. Burayı denizden gezmek lazım aslında.
Kahvaltı sırasında, otel sahibi Viladimir’in kiralık bir gezi teknesi olduğunu öğreniyoruz. Bir saat sonra denizdeyiz. Fotoğraf makinalarımız dağların denize yansımasını, yamaçlardaki manastırları ve zengin Rusların burayı keşfetmeleriyle fiyatları on kat artmış biblo gibi sahil evlerini görüntülemek için devamlı çalışıyor.










Biraz da romantizm.
Yola çıkmadan önce Şahin, güzel bir haberi paylaşarak beni sırdaşı yapmıştı. Bu gezide Saadet’e evlenme teklifi yapmak istiyordu ancak bunun için özel bir yer bulmalıydık. Fiyordun ortasında, küçücük, üzerinde mavi kubbeli eski bir kilise bulunan adaya yaklaşırken Şahin bana manalı bir göz kırpıyor. Çiftimiz teknenin burnunda romantik yaparken biz arkada organize oluyoruz. Adaya yanaşınca Şahin, Saadet’le birlikte önden iniyorlar, biz ise tornistan yapıp adanın arkasına doğru uzaklaşıyoruz. Bitmek bilmeyen yirmi dakikanın sonunda döndüğümüzde Saadet’in, artık hep hatırlanacak şaşkınlık ve mutluluk ifadesiyle donup kaldığını görüyoruz. İkisinin mutluluğu dönüş yolunda hepimizi sarıyor.










Otele döndüğümüzde Viladimir’in eşi çiftimizin şerefine lezzetli bir pasta yapmış. Bir kutlama da burada yapıyoruz. Daha sonra ufak tarihi şehri dolaşıyoruz. Ardından bir kısmımız Budva’yı görmek, diğerlerimiz dinlenmek için ayrılıyor. Gidenlerin söylediğine göre Budva fazla turistik ve kalabalıkmış.
10 Haziran Salı. Kotor – Saraybosna 380km
Bosna Hersek’e geçmek için seçtiğimiz yol yine haritada ince ve kıvrık gözükenlerden. İç denizin kuzey ucuna kadar sahilden gidiyor, sonra daracık bir yoldan döne döne yükselmeye başlıyoruz. Aşağıda, artık unutmamız olanaksız ufak adamız var. Uzakta fiyordun çıkışı ve Akdeniz gözüküyor.
Sınır kapısına çok yakın olmalıyız ama yolumuz o kadar dar ve boş ki her an bir evin kapısında sonlanabilir. Derken ufak bir kulübe, bayrak ve yol bariyeri doğru yerde olduğumuzun işereti oluyor. Memurun biraz canı sıkılıyor. Haklı, bu bomboş sınır kapısında günlük iş yükünü ikiye katlamış olmalıyız. Bosna Hersek tarafındaki iki memur daha güler yüzlüler. Avrupa Kupası maçlarında Türkiye’yi tutuyorlar. Duvarda bir türlü yakalanamayan Sırp savaş suçlularının fotoğrafları asılı.
Bosna Hersek’in doğu sınırı boyunca kuzeye çıkıyoruz. Burası da dağlık bir bölge ancak Karadağ’dan farklı olarak ovalar geniş. Yolun Sutjeska milli parkından geçen kısmında çok etkileyici dağ manzaraları var. Bu gezi bize iyi bir viraj eğitimi de oluyor. Kafa çevirmekten ve gidon itmekten yorulmak demek mümkünmüş. Yolumuz bazen Sırp bölgelerinden geçtikçe tabelalar Kiril alfabesine dönüyor. Mola verdiğimiz bir köyün girişinde cami, çıkışında kilise var.
Sonunda Saraybosna’ya, şehrin havaalanı ve modern binaların bulunduğu yönden varıyoruz. Bazı binaların cephelerinde savaşın izleri hala duruyor. Sayısız mermi delikleri ve daha güçlü silahların açtığı yaralar... Şehrin tarihi bölümlerine yaklaştıkça minareler, kubbeler ve tanıdık mimari ile yine “bizden” bir yere geldiğimizi hissediyoruz. Ufak bir araştırmayla Kovacı adında çok güzel bir otel buluyoruz. Odamızdan Başçarşı’nın meydanındaki meşhur Sebil gözüküyor, o kadar merkezi. Otelin adı bulunduğu sokaktan geliyor. Burada kova ve saç alet imalatı yapılıyor yüzyıllardır. Bosna’da zanaat ve yemek isimlerinin neredeyse hepsi Türkçe’den alınmış.
Hava kararırken Başçarşı’ya giriyoruz. Gördüklerimi yorumlamakta zorlanıyorum. Ezan sesi ve kilise çanı, yüzler, esnaf, mimari ve tüm ortam ancak bir kavram etrafında birleşebiliyor: Osmanlı. Türkiye’de çoktan unutup tarihte bıraktığımız Osmanlı kültürü burada hala canlı. Hoperlörsüz okunan ezan, cami kapısında oturan fesli adam, gravürlerde gördüğüm ahşap kepenkli dükkanlar zaman tünelinden çıkmış gibi. Yemekte Cevap (kebap) yeniyor. Yanında ince doğranmış soğan, ciğer ve ayran var. Bosna veya Türk kahvesinin sunumu çok özenli. Bakır bir tepsi üstünde cezve, zarflı kulpsuz fincanlar, su ve rahat lokum ile birlikte servis ediliyor. Bu ülkede bizim bildiğimiz çay içilmiyor. Biz kahveye ihanet edip çaya dönerken Bosnalılar sadakatle sadece kahvelerini içiyorlar.
Devam edecek...

Hiç yorum yok: