24 Nisan 2009

Balkanlar Gezimiz 1

Bizi Bize Götüren Balkan Yolları
Birinci Bölüm
Dramatik cümleler kurmak peşindeyim. Şöyle, “Balkanları görmeden eksiksiniz”den de dramatik. Öyle cümleler olmalı ki okuyanı harekete geçirmeli, harita açtırmalı, Makedonya, Kosova, Karadağ ve Bosna Hersek’i inceletmeli. Bir taraftan da yol planı yapmaya başlatmalı.










Gitmeden okuduğum kitapların, makalelerin yazarları neyle karşılaşacağım konusunda beni hazırlayamadılar ama ben okuyana derdimi anlatabilmek istiyorum. Fakat bu zor. Kavuşunca birden ortaya çıkan, o güne kadar farkında olmadığım bir özlemi nasıl tarif edeceğim? Ya hiç tanımadığım, varlığını önceden hiç düşünmediğim ama bizden olan insanları bulunca hissettiğim utanç duygusunu, arayı kapatma telaşını?
Daha önce gidenler yazmışlar aslında. Ben okumuşum onları ama kavrayamamışım. Onları belki de fazla duygusal, milliyetçi, sözlerini ağdalı bulmuşum, özü kaçırmışım. İnsan, önceden bildiğine benzemeyen bir kavramı anlamlandıramıyor, onu göremiyor. Kolomb’un gemilerini ilk gören, sonra da omuz silkip ormana dönen Kızılderili gibiyiz.
Ama bir boşluk duygusu vardı içimizde. Balkanlar’ı görmemekten, yeni haritasını iyice bilmemekten mahçubiyet duyuyorduk. Yılın büyük gezisi Balkanlara doğru olmalıydı. Oraları okumak, yol planı yapmak bize iyi geldi. Yeni rotamızın doğruluğundan ilk kez bu kadar emindik. Peki mahçubiyet duygusu neyin nesiydi?










5 Haziran Perşembe – Anormal bir iş günü ve 260km
Ayaklarım beni işe taşıyor ama aynı günü Yunanistan’da, Dedeağaç’ta (Aleksandrapoli) sonlandıracağım fikri çok gerçekçi gelmiyor. Aklımda türlü detay, “Çantalar fazla kolay kapandı, bir şeyler mi unuttuk? 6 motor, 10 kişi böyle yoğun bir gezi için fazla kalabalık mı olduk acaba? Aldığım para yeter mi? Planımız kağıt üzerinde iyi gibi duruyor ama ya...”.
O plan ki ilk versiyonu altı ay önce ortaya çıkmış, en az dört kez değişmişti. Okunan her kitap, makale, internet sitesi farkındalığı arttırmış değişiklik şart olmuştu. Kitaplardan Lonely Planet – Western Balkans, Balkan Defteri (Nesteren Davutoğlu), Mostar’dan Tiflis’e (Rıdvan Canım), Bradt – Bosnia & Herzegovina, Balkan Yolcusu (Füruzan), Balkanlar (Mustafa Balbay), Saraybosna Yazıları (Juan Goytisolo) ve Euro Map’in Croatia & Slovenia haritasından rotamızı çalışmıştık.
İştekiler uzun süredir biliyorlar “yine” gideceğimi. Yılda bir kez de olsa “akla gelmedik yerlere motor tepesinde gidiyor” olmanın getirdiği bir ünvana sahibim. Ünvanım aslında yarı kaçıklık ama bana “ay ne güzel geziyorsunuz” şeklinde yansıtılmakta.
Dön teker dön...
Akşamüzeri, buluşma yerimiz olan TEM Silivri’deki benzinciye doğru teker döndürüyoruz. Gezinin en zevksiz ve potansiyel olarak tehlikeli bölümü bu. Akşam trafiğinde şehrin diğer ucundan sinirlerimizi korumaya çalışarak çıkıyoruz. Buluşma yerinde, bizim gibi nihayet yola çıktığına ve önünde katedecek beş ülke olduğuna inanamayan dostlarımızla buluşuyoruz. İpsala sınır kapısına doğru uzanan lüzumundan fazla tanıdık yolda, lüzumundan fazla temkinli ilerliyoruz. Yakın zamanda yasal otomobil hızında ilerlediği için büyük bir ceza yemiş olan Şahin, makul bir hıza çıkmak için sınırı geçmeyi bekliyor.









Sınıra yaklaştıkça çevreye daha dikkatli bakıyorum. Aklımsıra göreceğim diğer ülkelerle karşılaştırabilmek için aklıma kazıyacağım. Çok fazla nüfus, az nitelik, para hırsı, geçmişle kopmuş bir bağ, özensiz, öylesine yaşamlar ve sınırsız çevre talanı olmasa iyiydi ülkem, ama bunu görüyor gözlerim. Halimizi, gidişatımızı beğenmesem de evde olma hissi çok değerli ve evin kapısına, sınıra yaklaştıkça bu belirginleşiyor. Son düzlük Meriç’in suyu ve çeltik tarlaları ile inadına yemyeşil.
Gümrüğümüz yenilenmiş, pek şık olmuş, işlemler de kolaylaşmış. Motordan inmeden işletiyoruz evrakları. Türk tarafından geçip tampon bölgedeki uzun köprünün üstünden geçiyoruz. Önce Mehmetçik’e selam veriyor, güler yüzlü bir “güle güle” alıyoruz. Hemen ötesinde Yunan askeri. Onunla da bir güzel selamlaşıyoruz. “Aa, asker pos bıyıklıydı, gördün mü?”. Yola gerçekten çıktığımızı o köprünün üzerinde kavrıyorum.








Dedeağaç’ta hemen bir tanıdığın lokantasına geçiyoruz. Burası sokak içinde güzel bir aile işletmesi. Ailenin gelini İzmir’li. Meze tabakları üst üste dizilip uzomuza buz koyarken artık inanamadığım şey sabah işte olmam. Bazen bir gün ne kadar uzun ve dolu olabiliyor!
6 Haziran Cuma – Dedeağaç’tan Üsküp’e 630km
Gözlerimi yabancı bir odaya açıyorum. Kulak tıkaçlarıma rağmen Atilla abinin horlamasını duyabiliyorum. Diğer yanda Levent. Hatırlıyorum şimdi, otelde yeterince boş oda olmayınca hanımlarla beyler ayrılıp, koğuş oda yapmıştık. Grubun sevimsizi, “şu saatte teker dönsün, bu yoldan gidilsin” diyeni ben olduğumdan hareketleniyorum. On kişinin toparlanıp harekete geçmesi kolay değil ama bizim grup tecrübeli, saatinde yollanıyoruz Batı’ya doğru. Kahvaltı, biraz yol aldıktan sonra yapılacak. Otoyolun iki kenarına ekilmiş zakkumların pembesi bir harika. İskeçe’ye (Xanthi) yakın bir yol kenarı lokantasında çeşitli börek ve çay buluyoruz. Alman kamyonunun Türk şöförü sabah sabah iştahla paça çorbasını içiyor.










Kavala’yı tepesinden geçen, otoyolların en virajlısında sırıtmamak elde değil. Otoyolda benzinci yok buralarda. Mecburen ara yola çıkıp bir benzinci buluyoruz. Bu arada sabahtan beri bizi izleyen kara bulut arayı kapıyor. Bulut tekrar geçilene kadar bizi bir güzel yıkıyor.
Selanik’e yaklaşırken yine büyük şehir hissiyatı çekici değil. İstikamet Makedonya. Yunanistan Makedonya adını kendi tapulu malı olarak görüyor ve Makedonya ülkesinin adını tanımıyor. Böyle desteksiz bir inadın kendilerine ne faydası var bilmiyorum ama bize zorluk olarak döndüğü ortada. Selanik havaalanının adını Makedonya koymuşlar ve koca tabelalara, “havaalanı” eki olmaksızın yazmışlar. Sadece ufacık bir uçak sembolü var, anlayan anlar! Bu inatlaşmayı bilmeyen ülke yerine havaalanına varıyor. Kavşaklarda ufacık tabelalarda ve son anda Skopje (Üsküp) yazıyor, biz onları takip ediyoruz. Son sapakta onu bile yazmamışlar, bir hayırsever sprey boyayla alta eklemiş.












Makedonya

Nihayet ilk kez görülecek bir ülkenin sınırına geliyoruz. Makedonya gümrüğü rahat. Vize yok. Zaten bu gezide bizden vize isteyen sadece Yunanistan. Etraf biraz bakımsız, kırık dökük. Halden anlamak lazım, kolay değil işleri. Ülkede çoğunluk Arnavutların, %4 de Türk var deniyor ama bu iki halk da karışmışlar. Arnavutlar da Türkçe konuşuyor. Böylece çoğunlukla İngilizce yerine anadilimizi kullanabiliyoruz. Türkiye’den gelmiş olmak itibar, iltifat nedeni. Yüzler gülüyor, hak etmediğimiz bir takdir görüyoruz.
Üsküp’e kadar haritada otoyol olarak belirtilen yol dar, asfaltı yer yer bozuk ve trafikli. Ancak doğa Yunanistan’a göre daha yeşil. Dağların, vadilerin manzarası yolu kolaylaştırıyor. Üsküp’e varıyoruz. Şehir girişi biraz eski Sovyet havası vermekte. Sonra camiler bu havayı bozuyor ve bir sokak çarşısında durup yol soruyoruz, “Duvet otel nerededir?”. Yanımıza Orhan geliyor arkadaşlarıyla. Orhan 23-24 yaşlarında oralı bir Türk. Oteli bilmiyor ama bizim için telefonla öğreniyor, sonra Görkem’in arkasına atlayıp bizi götürüyor.
“...Firuze kubbelerle bizim şehrimizdi o; yanlız bizimdi, çehre ve ruhuyla bizdi o”. Yahya Kemal
Üsküp coğrafyası, Balkanlar’da göreceğimiz diğer şehirler gibi. Etrafı dağlık, yeşil. Ortadan mutlaka bir nehir geçiyor ve nehir sadece şehri değil insanları da bölüyor. Vardar nehrinin bir tarafında Arnavut ve Türkler, diğer yanında ise Makedonlar yerleşmiş. Bir yandaki cami minarelerine, karşı taraf tepesine diktiği haç ile sanki karşılık vermeye çalışmış.













Sultan II. Murat zamanında yapılmış olan Taş Köprü önemli bir anıt ve Osmanlılığı ile, müslüman yakanın hıristiyan yakaya bir uzantısı gibi duruyor. Orada şehir hemen betonlaşıyor. İş merkezleri, tabelalar, kafeler, meydanlar demode bir modernlik sunuyor. Orhan bizi ısrarla şehrin tek AVM’si Ramstore’a götürmek istiyor. Ona göre bu taraf “Paris” gibi.











Biz kendimizi diğer yakada iyi hissediyoruz. Çarşının ismi Charsya, Çifte Hamam’ınki Chifte Amam, Faik Pasha camii, Saat Kula, Bezisten...Çifte Hamam sanat galerisi olmuş. İçeride gözümüz sanatı tavan işçiliğinde ve mimaride görüyor. Heykel ve resimler kusurumuza bakmasınlar. Muhteşem bir yapı. Üsküp doğumlu Yahya Kemal’in adıyla iyi okullar açılmış. 1963’deki depremde şehir çok yıkılmış ve yüz bin kişi ölmüş. Düşünmesi bile zor.










Kaleye çıkıp genel görünümü gördükten sonra,










Kapan Han’da güzel bir yemek yiyiyoruz.









7 Haziran Cumartesi – Yine yeni bir ülkeye - 180km
Sabah erkenden kalkıp eski çarşıya dalıyoruz. Esnafla Türkçe konuşmak çok zevkli. Herkesin yüzü bize gülüyor. Bir akraba mutlaka bizim orada, ya Beşiktaş’ı ya Fener’i ya Cimbom’u tutmaktalar, politika desen laf çok. Burası bize nasıl da yakın, sıcak. Özlemişim bu havayı. Oysa ben apartman çocuğuyum, kendime ait bu tür anılarım yok. Nasıl olup da özleyebiliyorum bu ortamı?
Bu sabah tekerlekleri bir saat gecikerek çeviriyoruz ama zararı yok. Küçük konvoyumuz, araç trafiğine normalde kapalı olan Taş Köprü üzerinden geçerek başlıyor yolculuğuna. Kosova sınırı yakın. Sınır geçmek ne kolaymış buralarda. Kosova tarafında KFOR askerleri. Her milletten sıkkın, asık suratlı ve oraya ait olmayan aşırı techizatlı savaşçılar. Barışı koruyan savaşçılar! Sınırda görevli Türkçe konuşan bir tercüman yaklaşıyor. Nazik nazik yolumuzu soruyor. Prizren’e doğru geçmeye niyetli olduğumuz, sınıra paralel giden dağ yolu seçimini beğenmiyor. “Yol kötüdür, virajlıdır, dardır” dedikçe bizim daha çok heveslendiğimizi görünce sonunda “güvenli değil” demek zorunda kalıyor. Sırp bölgesiymiş orası, eee yani? Çok ikna olmasak da şimdilik normal yolu seçiyoruz. Trafikli, geliş gidiş yollardan ilerliyoruz. Panzerinin tepesinde makinalı tüfeğine dayanmış bir KFOR askerine yol sormak istiyorum. Bana “yürü” işareti yapıyor hemen. Hay hay da bu yöne mi yüreyeceğim? Onun derdi beni yürütmek, benimkisi yön. İnadı kazanıyorum, yönümü gösteriyor. Sevimsiz KFOR’cu.













Prizren’e girmeden Mamuşka kasabasından geçiyoruz. Burada Türk birliği var. Mehmetcik’le konuşup kasabanın içinden geçerken motorların üstünde Türk bayrağı çıkartmalarını gören tezahürata başlıyor. Mamuşka ve Prizren’in çoğu Türk ama ne Türk! Prizren’in merkezinde yine nehir ve bir taş köprü. Hafif yağmura rağmen etraf kalabalık. Plakayı, bayrağı gören sohbet etmeye başlıyor. Etrafımız kalabalıklaşıyor. İstanbul’dan mı gelmişiz, hem de motorla ha!













Türkçe ilahiler
Prizren’de dolaylı tanıdıklar ile hemen akraba gibi oluyoruz. Esnaf Derneği’nin başkanı Şaip Bey ve eşi İkbal Hanım. İstanbul’da okuyan Elvis ve Barış bize sahip çıkıyorlar.
Osmanlı’dan kalma mahalleler, camiler, hamamlar derken yolumuz bir Halveti tekkesinden geçiyor. Ortasında sebili olan huzurlu bir avluya giriyor, sedirde oturan üç temiz yüzlü adamla selamlaşıyoruz. Sağ elinizi kalbinize doğru koyup başınızı eğdiniz mi hemen ve içten bir karşılık alıyorsunuz. Kafasında beyaz keçeden bir takkesi olan görevli bize eski dedelerin türbesini, sonra da zikir yapılan binayı gösteriyor.









Burada ilahilerin yazılı olduğu bir kitap ve vurmalı çalgılar var. Şahin, adamları birlikte ilahi söylemeye davet ediyor. Tekkedekiler Arnavut ve Türkçe bilmiyorlar ancak Osmanlı gittikten sonra bile ilahilerini Türkçe söylemeye devam etmişler. Kuran’ı Arapça okudukları gibi bu ilahileri de Türkçe okuyorlar. Şahin ve beş tekke mensubunun ilahilerini büyük bir zevkle dinliyoruz.











Devam edecek...

Balkan Gezginleri
Atilla – Nursel Karasu – Honda XL1000 Varadero
Derya Savaş – BMW F800GS
Görkem Özgelen – BMW F650GS Dakar
Hakan – Deniz Erman – KTM 950 Adventure S
Levent – Emine Fırat – BMW R1200GS
Şahin Şair – Saadet Bektaş – BMW R1200GS

1 yorum:

Ruzgar dedi ki...

yeni yazı yok, şahane festivale katılım yok, yeni yemek tarifi yok.. siz çok fena sardınız bu yelken işine.. gidişatı hiç iyi görmüyorum :)))