24 Nisan 2009

Balkanlar Gezimiz 2

Bizi Bize Götüren Balkan Yolları - 2
İkinci Bölüm
Rotası Yunanistan, Makedonya, Kosova, Karadağ ve Bosna Hersek’den geçen bir Balkan turunda altı motor, 10 kişiyiz. Aylardan ıhlamur kokulu Haziran. Yeni yerleri keşfetmenin bizi şaşırtmasını severiz ya, bu gezide bizi şaşırtan benzerlikler, “bizdenlikler”. Yunanistan ve Makedonya’dan sonra Kosova, Prizren’deyiz.
8 Haziran Pazar. Prizren – Kotor 470km
Dün, yarım günde kendimizi Prizren’li gibi hissetmiştik. Böylece, anne tarafımdan yarım Prizren’li olmam meşruluk kazanmış oldu sanırım. Uzun günümüze erken başlıyoruz. Bugün Kosova’yı güneyden kuzeye, Karadağ’ı da kuzeyden Adriyatik denizine kadar katedeceğiz. Ama önce Şar dağının meşhur esintisine doğru bir yürüyüş yapıyoruz, dere boyu. Dönüşte şehir meydanında kol böreği ile kahvaltı yapıp, suyundan bir içenin müptelası olup mutlaka geri geldiği çeşmeden su içiyoruz. Artık yol zamanı.
Haritada Karadağ’a geçen iki yol gözüküyor. İkisi de dağları aşsa da Pec (İpek) şehrinden batıya bağlananı çok daha kıvrımlı ve cazip. Pec’e vardığımızda soruyoruz ama bu yolu bilen çok az. Bilenler de en son Yugoslavya zamanında geçmişler. Nihayet polisler o yolun sınır kapısı ile birlikte kapatıldığını söylüyorlar. İyi yolların kaderi bu galiba.
Kuzeydeki sınıra doğru ilerlerken yolumuz ileride, kapkara bulutların içine doğru yükseliyor. Yağmur ve sis altında, tamamen virajlardan oluşan yolumuz bizi bir dağ geçidindeki Karadağ sınırına ulaştırıyor. Benzin almaktan daha kısa bir sürede diğer taraftayız.
Bu ülkenin isminde neden “dağ” olduğunu görünce daha iyi anlıyorsunuz. Burası hepten dağlık. Ya zirvelerdesiniz, ya çukurda. Bu küçük ülkeyi ütüleyebilseniz Bulgaristan kadar olur herhalde. Yer şekillerine itirazsız uyan yolumuz devamlı kıvrıldığı gibi ya tırmanıyor ya da iniyor. Dik yamaçlardaki çam ağaçları fırça gibi sık. Sanki takıntılı bir ressam aynı mükemmel ağacı binlerce kez çizmiş karşımıza. Açık alanlar fosforlu bir yeşil örtüyle kaplanmış. Seyrek köylerin bazılarında beyaz minareler yükseliyor.
“Osmanlı bizi neden bıraktı?”
Yemek molasını Rozaje kasabasında veriyoruz. İnşa halinde çift minareli bir cami var burada. Minare rekabeti burada da mı başlamış derken, inşaatı Türkiye’den gelenlerin yaptığını öğreniyoruz. Küçük bir lokantada yemeğimizi beklerken dışarıda bastıran yağmur içeride olmayı cazip hale getiriyor. Lokantacı bizim için Türkçe müzikler çalıyor. Rozaje’de Boşnak nüfus çokmuş. Üç adamın oturduğu masadakilerden birinin Türkçe’si iyi. İstanbul’u, yolculuğumuzu ve Avrupa Kupası maçlarını konuşuyoruz. Derken, bir sessizliğin üzerine, Türkçe bilmeyenlerden biri bana dönüp, yarı şaka, yarı ciddi yüksek sesle bir şeyler söylüyor. Diğeri tercüme ediyor, “Söyle bakalım, bizi burada bırakıp nasıl gittiniz?” demiş. Tereddüt edince, “Osmanlı” diyor adam, “bizi neden bıraktı? Kitaplarda okumadın mı?”. Balkan savaşından yaklaşık yüz yıl sonra, kırk yaşlarında bir adam karşısına çıkan Türk’e bu hesabı soruyor! Bu nasıl bir yürek yarası, yanlız kalmışlık duygusu ki kuşaktan kuşağa taşınıyor?









Dışarıda merhabalaştığımız, kasketli, yakası iliklenmiş gömleği, ceketi, bastonu, ince bıyık ve mavi gözleriyle Boşnak dede yanımıza geliyor. Anlaşılma endişesi taşımadan habire Boşnakça anlatıyor. Ailesinin İstanbul’a göçtüğünü, burada yanlız kaldığını anlıyoruz bir şekilde. Belli ki bize anlatarak hasret gideriyor. Motorlarımıza binerken kendiyle yaşıt arkadaşıyla birlikte bizi geçiriyorlar. Buralarda Türkçe konuşmayan bile ayrılıkta “Allah’a emanet” diyor. Ne hoş.
Rozaje’den batıya doğru yol biraz düzgünleşir gibi olunca Berane’den güneye sapıp, kestirme olur gibi gözüken dağ yoluna sapıyoruz. Güzel seçim! Andrijevica’dan sonra yol asfalt ancak tek araç genişliği kadar ve yirmi metre boyunca bile düz gitmiyor. Burada Derya’nın arka lastik patlıyor. Yanımızdaki yedek iç lastik, takımlar ve biraz zahmetle işimizi kendimiz görebiliriz ancak inanılmaz bir rastlantıyla 50 metre geride bir lastik tamircisi var. Lastikçinin müşteri kapmak için çevirdiği bir dolap varsa da biz çözemiyoruz. Lastik tamirini bekleyen ileri grup, yolun kenarında evleri olan aile ile ahbap olmuşlar. Yanlarına vardığımızda hepsi birden evin balkonundan bize el sallıyorlar. Muhteşem bir vadiye bakan bu mütevazi ev, üç çocuklu bir aileyi, nineyi, dedeyi ve hayvanlarını barındırıyor. Ortak bir lisan yine yok ama habire konuşmaktayız. Mutfakta yiyecek, içecek ne varsa masaya taşınıyor. Dişleri olmayan ninenin bakışları sevginin tarifi gibi. Çocuklar rengarenk pozlar veriyorlar. Evin babasının kolundaki dövmeyi soruyorum. Hırvat ordusunda savaşmış, keskin nişancıymış. İçmemiz için ısrar edilen saf alkol kokulu ev yapımı içkileri içsek gece misafirleri olmamız gerekecek ancak önümüzde Akdeniz’e kadar hala uzun bir yol var.









Kolasin’de dağ yolundan çıkıyoruz. Tepedeki tarihi kalenin ismi “Baruthana” kalesiymiş. Ne demek olduğunu biliyorlar mı acaba, yoksa onlar için öylesine bir özel isim mi bu?
Bu kadar dağlık bir ülkede ana yol da mecburen dar bir nehir yatağını izliyor. Eğer otomobilli olsaydık saatlerce bekleyeceğimiz yol inşaatı bölümlerinden geçiyoruz. Araç kuyrukları yer yer bir kilometreyi bulmuş. Burada yol genişletmek demek düzinelerce tüneli de genişletmek demek olduğundan işleri zor.










Podgorica başkent ve biz burada sadece trafik ışıkları için duruyoruz. Cetinje’ye doğru tekrar yükselirken, günün son ışıklarında etrafı bizim Toros dağlarına benzetiyorum. Cetinje, Kotor arasındaki mesafe, kuş uçuşu sadece 20km kadar. Tabii kuş o kadar yüksekten uçabiliyorsa! Bununla birlikte doğa iki nokta arasına öyle engeller koymuş ki bizim geçmemiz üç buçuk saat sürüyor. Gece vakti, tek bir araçla karşılaşmadığımız bu yolda, durmadan 180 derecelik virajlara yatıyoruz. Yol tek araç genişliğinde, yol sınırı alçak taş duvar ve arkası boşluk. Bir süre sonra, tepeden, karanlığa ışıklarla çizilmiş büyük bir yonca yaprağı şeklinde gözüken Kotor fiyordunu görüyoruz. Akdeniz başka hiçbir yerde karaya böylesine sokulmamış. Bulunduğumuz yerden atacağımız taş denize ulaşır gibi duruyor ancak bizim aşağı inmemiz için bir saat daha viraj dönmemiz gerekiyor.

Kotor inişi “kutsal motor yollarımız” arasındaki yerini aldıktan sonra nihayet deniz seviyesindeyiz. Sur içindeki tarihi meydanda kafeler artık kapatmak üzere ve son servislerini bize yapıyorlar. Vücudumuzda adrenalinin yerini yavaş yavaş yorgunluk alıyor. Atilla abi ve Şahin çevrede araştırma yaparak güzel bir otel olan Tianis’i buluyorlar. Tarihi şehre çok yakın bir aile işletmesi. Yarı ev, yarı otel havasında.
Uyumadan önceki son düşüncem “Sabah başka bir ülkede uyanmıştık. Ne yollar aştık, ne insanlarla tanıştık, hepsi aynı günde... inanılmaz!” gibi bir şey oluyor.
9 Haziran Pazartesi. Kotor
Sabah güneşi karşı dağlara, oradan da denize vurup yansıyor. Duvar gibi yükselen dağların arasına deniz bu denli sokulunca ortaya nefis manzaralar çıkıyor. Burayı denizden gezmek lazım aslında.
Kahvaltı sırasında, otel sahibi Viladimir’in kiralık bir gezi teknesi olduğunu öğreniyoruz. Bir saat sonra denizdeyiz. Fotoğraf makinalarımız dağların denize yansımasını, yamaçlardaki manastırları ve zengin Rusların burayı keşfetmeleriyle fiyatları on kat artmış biblo gibi sahil evlerini görüntülemek için devamlı çalışıyor.










Biraz da romantizm.
Yola çıkmadan önce Şahin, güzel bir haberi paylaşarak beni sırdaşı yapmıştı. Bu gezide Saadet’e evlenme teklifi yapmak istiyordu ancak bunun için özel bir yer bulmalıydık. Fiyordun ortasında, küçücük, üzerinde mavi kubbeli eski bir kilise bulunan adaya yaklaşırken Şahin bana manalı bir göz kırpıyor. Çiftimiz teknenin burnunda romantik yaparken biz arkada organize oluyoruz. Adaya yanaşınca Şahin, Saadet’le birlikte önden iniyorlar, biz ise tornistan yapıp adanın arkasına doğru uzaklaşıyoruz. Bitmek bilmeyen yirmi dakikanın sonunda döndüğümüzde Saadet’in, artık hep hatırlanacak şaşkınlık ve mutluluk ifadesiyle donup kaldığını görüyoruz. İkisinin mutluluğu dönüş yolunda hepimizi sarıyor.










Otele döndüğümüzde Viladimir’in eşi çiftimizin şerefine lezzetli bir pasta yapmış. Bir kutlama da burada yapıyoruz. Daha sonra ufak tarihi şehri dolaşıyoruz. Ardından bir kısmımız Budva’yı görmek, diğerlerimiz dinlenmek için ayrılıyor. Gidenlerin söylediğine göre Budva fazla turistik ve kalabalıkmış.
10 Haziran Salı. Kotor – Saraybosna 380km
Bosna Hersek’e geçmek için seçtiğimiz yol yine haritada ince ve kıvrık gözükenlerden. İç denizin kuzey ucuna kadar sahilden gidiyor, sonra daracık bir yoldan döne döne yükselmeye başlıyoruz. Aşağıda, artık unutmamız olanaksız ufak adamız var. Uzakta fiyordun çıkışı ve Akdeniz gözüküyor.
Sınır kapısına çok yakın olmalıyız ama yolumuz o kadar dar ve boş ki her an bir evin kapısında sonlanabilir. Derken ufak bir kulübe, bayrak ve yol bariyeri doğru yerde olduğumuzun işereti oluyor. Memurun biraz canı sıkılıyor. Haklı, bu bomboş sınır kapısında günlük iş yükünü ikiye katlamış olmalıyız. Bosna Hersek tarafındaki iki memur daha güler yüzlüler. Avrupa Kupası maçlarında Türkiye’yi tutuyorlar. Duvarda bir türlü yakalanamayan Sırp savaş suçlularının fotoğrafları asılı.
Bosna Hersek’in doğu sınırı boyunca kuzeye çıkıyoruz. Burası da dağlık bir bölge ancak Karadağ’dan farklı olarak ovalar geniş. Yolun Sutjeska milli parkından geçen kısmında çok etkileyici dağ manzaraları var. Bu gezi bize iyi bir viraj eğitimi de oluyor. Kafa çevirmekten ve gidon itmekten yorulmak demek mümkünmüş. Yolumuz bazen Sırp bölgelerinden geçtikçe tabelalar Kiril alfabesine dönüyor. Mola verdiğimiz bir köyün girişinde cami, çıkışında kilise var.
Sonunda Saraybosna’ya, şehrin havaalanı ve modern binaların bulunduğu yönden varıyoruz. Bazı binaların cephelerinde savaşın izleri hala duruyor. Sayısız mermi delikleri ve daha güçlü silahların açtığı yaralar... Şehrin tarihi bölümlerine yaklaştıkça minareler, kubbeler ve tanıdık mimari ile yine “bizden” bir yere geldiğimizi hissediyoruz. Ufak bir araştırmayla Kovacı adında çok güzel bir otel buluyoruz. Odamızdan Başçarşı’nın meydanındaki meşhur Sebil gözüküyor, o kadar merkezi. Otelin adı bulunduğu sokaktan geliyor. Burada kova ve saç alet imalatı yapılıyor yüzyıllardır. Bosna’da zanaat ve yemek isimlerinin neredeyse hepsi Türkçe’den alınmış.
Hava kararırken Başçarşı’ya giriyoruz. Gördüklerimi yorumlamakta zorlanıyorum. Ezan sesi ve kilise çanı, yüzler, esnaf, mimari ve tüm ortam ancak bir kavram etrafında birleşebiliyor: Osmanlı. Türkiye’de çoktan unutup tarihte bıraktığımız Osmanlı kültürü burada hala canlı. Hoperlörsüz okunan ezan, cami kapısında oturan fesli adam, gravürlerde gördüğüm ahşap kepenkli dükkanlar zaman tünelinden çıkmış gibi. Yemekte Cevap (kebap) yeniyor. Yanında ince doğranmış soğan, ciğer ve ayran var. Bosna veya Türk kahvesinin sunumu çok özenli. Bakır bir tepsi üstünde cezve, zarflı kulpsuz fincanlar, su ve rahat lokum ile birlikte servis ediliyor. Bu ülkede bizim bildiğimiz çay içilmiyor. Biz kahveye ihanet edip çaya dönerken Bosnalılar sadakatle sadece kahvelerini içiyorlar.
Devam edecek...

Balkanlar Gezimiz 1

Bizi Bize Götüren Balkan Yolları
Birinci Bölüm
Dramatik cümleler kurmak peşindeyim. Şöyle, “Balkanları görmeden eksiksiniz”den de dramatik. Öyle cümleler olmalı ki okuyanı harekete geçirmeli, harita açtırmalı, Makedonya, Kosova, Karadağ ve Bosna Hersek’i inceletmeli. Bir taraftan da yol planı yapmaya başlatmalı.










Gitmeden okuduğum kitapların, makalelerin yazarları neyle karşılaşacağım konusunda beni hazırlayamadılar ama ben okuyana derdimi anlatabilmek istiyorum. Fakat bu zor. Kavuşunca birden ortaya çıkan, o güne kadar farkında olmadığım bir özlemi nasıl tarif edeceğim? Ya hiç tanımadığım, varlığını önceden hiç düşünmediğim ama bizden olan insanları bulunca hissettiğim utanç duygusunu, arayı kapatma telaşını?
Daha önce gidenler yazmışlar aslında. Ben okumuşum onları ama kavrayamamışım. Onları belki de fazla duygusal, milliyetçi, sözlerini ağdalı bulmuşum, özü kaçırmışım. İnsan, önceden bildiğine benzemeyen bir kavramı anlamlandıramıyor, onu göremiyor. Kolomb’un gemilerini ilk gören, sonra da omuz silkip ormana dönen Kızılderili gibiyiz.
Ama bir boşluk duygusu vardı içimizde. Balkanlar’ı görmemekten, yeni haritasını iyice bilmemekten mahçubiyet duyuyorduk. Yılın büyük gezisi Balkanlara doğru olmalıydı. Oraları okumak, yol planı yapmak bize iyi geldi. Yeni rotamızın doğruluğundan ilk kez bu kadar emindik. Peki mahçubiyet duygusu neyin nesiydi?










5 Haziran Perşembe – Anormal bir iş günü ve 260km
Ayaklarım beni işe taşıyor ama aynı günü Yunanistan’da, Dedeağaç’ta (Aleksandrapoli) sonlandıracağım fikri çok gerçekçi gelmiyor. Aklımda türlü detay, “Çantalar fazla kolay kapandı, bir şeyler mi unuttuk? 6 motor, 10 kişi böyle yoğun bir gezi için fazla kalabalık mı olduk acaba? Aldığım para yeter mi? Planımız kağıt üzerinde iyi gibi duruyor ama ya...”.
O plan ki ilk versiyonu altı ay önce ortaya çıkmış, en az dört kez değişmişti. Okunan her kitap, makale, internet sitesi farkındalığı arttırmış değişiklik şart olmuştu. Kitaplardan Lonely Planet – Western Balkans, Balkan Defteri (Nesteren Davutoğlu), Mostar’dan Tiflis’e (Rıdvan Canım), Bradt – Bosnia & Herzegovina, Balkan Yolcusu (Füruzan), Balkanlar (Mustafa Balbay), Saraybosna Yazıları (Juan Goytisolo) ve Euro Map’in Croatia & Slovenia haritasından rotamızı çalışmıştık.
İştekiler uzun süredir biliyorlar “yine” gideceğimi. Yılda bir kez de olsa “akla gelmedik yerlere motor tepesinde gidiyor” olmanın getirdiği bir ünvana sahibim. Ünvanım aslında yarı kaçıklık ama bana “ay ne güzel geziyorsunuz” şeklinde yansıtılmakta.
Dön teker dön...
Akşamüzeri, buluşma yerimiz olan TEM Silivri’deki benzinciye doğru teker döndürüyoruz. Gezinin en zevksiz ve potansiyel olarak tehlikeli bölümü bu. Akşam trafiğinde şehrin diğer ucundan sinirlerimizi korumaya çalışarak çıkıyoruz. Buluşma yerinde, bizim gibi nihayet yola çıktığına ve önünde katedecek beş ülke olduğuna inanamayan dostlarımızla buluşuyoruz. İpsala sınır kapısına doğru uzanan lüzumundan fazla tanıdık yolda, lüzumundan fazla temkinli ilerliyoruz. Yakın zamanda yasal otomobil hızında ilerlediği için büyük bir ceza yemiş olan Şahin, makul bir hıza çıkmak için sınırı geçmeyi bekliyor.









Sınıra yaklaştıkça çevreye daha dikkatli bakıyorum. Aklımsıra göreceğim diğer ülkelerle karşılaştırabilmek için aklıma kazıyacağım. Çok fazla nüfus, az nitelik, para hırsı, geçmişle kopmuş bir bağ, özensiz, öylesine yaşamlar ve sınırsız çevre talanı olmasa iyiydi ülkem, ama bunu görüyor gözlerim. Halimizi, gidişatımızı beğenmesem de evde olma hissi çok değerli ve evin kapısına, sınıra yaklaştıkça bu belirginleşiyor. Son düzlük Meriç’in suyu ve çeltik tarlaları ile inadına yemyeşil.
Gümrüğümüz yenilenmiş, pek şık olmuş, işlemler de kolaylaşmış. Motordan inmeden işletiyoruz evrakları. Türk tarafından geçip tampon bölgedeki uzun köprünün üstünden geçiyoruz. Önce Mehmetçik’e selam veriyor, güler yüzlü bir “güle güle” alıyoruz. Hemen ötesinde Yunan askeri. Onunla da bir güzel selamlaşıyoruz. “Aa, asker pos bıyıklıydı, gördün mü?”. Yola gerçekten çıktığımızı o köprünün üzerinde kavrıyorum.








Dedeağaç’ta hemen bir tanıdığın lokantasına geçiyoruz. Burası sokak içinde güzel bir aile işletmesi. Ailenin gelini İzmir’li. Meze tabakları üst üste dizilip uzomuza buz koyarken artık inanamadığım şey sabah işte olmam. Bazen bir gün ne kadar uzun ve dolu olabiliyor!
6 Haziran Cuma – Dedeağaç’tan Üsküp’e 630km
Gözlerimi yabancı bir odaya açıyorum. Kulak tıkaçlarıma rağmen Atilla abinin horlamasını duyabiliyorum. Diğer yanda Levent. Hatırlıyorum şimdi, otelde yeterince boş oda olmayınca hanımlarla beyler ayrılıp, koğuş oda yapmıştık. Grubun sevimsizi, “şu saatte teker dönsün, bu yoldan gidilsin” diyeni ben olduğumdan hareketleniyorum. On kişinin toparlanıp harekete geçmesi kolay değil ama bizim grup tecrübeli, saatinde yollanıyoruz Batı’ya doğru. Kahvaltı, biraz yol aldıktan sonra yapılacak. Otoyolun iki kenarına ekilmiş zakkumların pembesi bir harika. İskeçe’ye (Xanthi) yakın bir yol kenarı lokantasında çeşitli börek ve çay buluyoruz. Alman kamyonunun Türk şöförü sabah sabah iştahla paça çorbasını içiyor.










Kavala’yı tepesinden geçen, otoyolların en virajlısında sırıtmamak elde değil. Otoyolda benzinci yok buralarda. Mecburen ara yola çıkıp bir benzinci buluyoruz. Bu arada sabahtan beri bizi izleyen kara bulut arayı kapıyor. Bulut tekrar geçilene kadar bizi bir güzel yıkıyor.
Selanik’e yaklaşırken yine büyük şehir hissiyatı çekici değil. İstikamet Makedonya. Yunanistan Makedonya adını kendi tapulu malı olarak görüyor ve Makedonya ülkesinin adını tanımıyor. Böyle desteksiz bir inadın kendilerine ne faydası var bilmiyorum ama bize zorluk olarak döndüğü ortada. Selanik havaalanının adını Makedonya koymuşlar ve koca tabelalara, “havaalanı” eki olmaksızın yazmışlar. Sadece ufacık bir uçak sembolü var, anlayan anlar! Bu inatlaşmayı bilmeyen ülke yerine havaalanına varıyor. Kavşaklarda ufacık tabelalarda ve son anda Skopje (Üsküp) yazıyor, biz onları takip ediyoruz. Son sapakta onu bile yazmamışlar, bir hayırsever sprey boyayla alta eklemiş.












Makedonya

Nihayet ilk kez görülecek bir ülkenin sınırına geliyoruz. Makedonya gümrüğü rahat. Vize yok. Zaten bu gezide bizden vize isteyen sadece Yunanistan. Etraf biraz bakımsız, kırık dökük. Halden anlamak lazım, kolay değil işleri. Ülkede çoğunluk Arnavutların, %4 de Türk var deniyor ama bu iki halk da karışmışlar. Arnavutlar da Türkçe konuşuyor. Böylece çoğunlukla İngilizce yerine anadilimizi kullanabiliyoruz. Türkiye’den gelmiş olmak itibar, iltifat nedeni. Yüzler gülüyor, hak etmediğimiz bir takdir görüyoruz.
Üsküp’e kadar haritada otoyol olarak belirtilen yol dar, asfaltı yer yer bozuk ve trafikli. Ancak doğa Yunanistan’a göre daha yeşil. Dağların, vadilerin manzarası yolu kolaylaştırıyor. Üsküp’e varıyoruz. Şehir girişi biraz eski Sovyet havası vermekte. Sonra camiler bu havayı bozuyor ve bir sokak çarşısında durup yol soruyoruz, “Duvet otel nerededir?”. Yanımıza Orhan geliyor arkadaşlarıyla. Orhan 23-24 yaşlarında oralı bir Türk. Oteli bilmiyor ama bizim için telefonla öğreniyor, sonra Görkem’in arkasına atlayıp bizi götürüyor.
“...Firuze kubbelerle bizim şehrimizdi o; yanlız bizimdi, çehre ve ruhuyla bizdi o”. Yahya Kemal
Üsküp coğrafyası, Balkanlar’da göreceğimiz diğer şehirler gibi. Etrafı dağlık, yeşil. Ortadan mutlaka bir nehir geçiyor ve nehir sadece şehri değil insanları da bölüyor. Vardar nehrinin bir tarafında Arnavut ve Türkler, diğer yanında ise Makedonlar yerleşmiş. Bir yandaki cami minarelerine, karşı taraf tepesine diktiği haç ile sanki karşılık vermeye çalışmış.













Sultan II. Murat zamanında yapılmış olan Taş Köprü önemli bir anıt ve Osmanlılığı ile, müslüman yakanın hıristiyan yakaya bir uzantısı gibi duruyor. Orada şehir hemen betonlaşıyor. İş merkezleri, tabelalar, kafeler, meydanlar demode bir modernlik sunuyor. Orhan bizi ısrarla şehrin tek AVM’si Ramstore’a götürmek istiyor. Ona göre bu taraf “Paris” gibi.











Biz kendimizi diğer yakada iyi hissediyoruz. Çarşının ismi Charsya, Çifte Hamam’ınki Chifte Amam, Faik Pasha camii, Saat Kula, Bezisten...Çifte Hamam sanat galerisi olmuş. İçeride gözümüz sanatı tavan işçiliğinde ve mimaride görüyor. Heykel ve resimler kusurumuza bakmasınlar. Muhteşem bir yapı. Üsküp doğumlu Yahya Kemal’in adıyla iyi okullar açılmış. 1963’deki depremde şehir çok yıkılmış ve yüz bin kişi ölmüş. Düşünmesi bile zor.










Kaleye çıkıp genel görünümü gördükten sonra,










Kapan Han’da güzel bir yemek yiyiyoruz.









7 Haziran Cumartesi – Yine yeni bir ülkeye - 180km
Sabah erkenden kalkıp eski çarşıya dalıyoruz. Esnafla Türkçe konuşmak çok zevkli. Herkesin yüzü bize gülüyor. Bir akraba mutlaka bizim orada, ya Beşiktaş’ı ya Fener’i ya Cimbom’u tutmaktalar, politika desen laf çok. Burası bize nasıl da yakın, sıcak. Özlemişim bu havayı. Oysa ben apartman çocuğuyum, kendime ait bu tür anılarım yok. Nasıl olup da özleyebiliyorum bu ortamı?
Bu sabah tekerlekleri bir saat gecikerek çeviriyoruz ama zararı yok. Küçük konvoyumuz, araç trafiğine normalde kapalı olan Taş Köprü üzerinden geçerek başlıyor yolculuğuna. Kosova sınırı yakın. Sınır geçmek ne kolaymış buralarda. Kosova tarafında KFOR askerleri. Her milletten sıkkın, asık suratlı ve oraya ait olmayan aşırı techizatlı savaşçılar. Barışı koruyan savaşçılar! Sınırda görevli Türkçe konuşan bir tercüman yaklaşıyor. Nazik nazik yolumuzu soruyor. Prizren’e doğru geçmeye niyetli olduğumuz, sınıra paralel giden dağ yolu seçimini beğenmiyor. “Yol kötüdür, virajlıdır, dardır” dedikçe bizim daha çok heveslendiğimizi görünce sonunda “güvenli değil” demek zorunda kalıyor. Sırp bölgesiymiş orası, eee yani? Çok ikna olmasak da şimdilik normal yolu seçiyoruz. Trafikli, geliş gidiş yollardan ilerliyoruz. Panzerinin tepesinde makinalı tüfeğine dayanmış bir KFOR askerine yol sormak istiyorum. Bana “yürü” işareti yapıyor hemen. Hay hay da bu yöne mi yüreyeceğim? Onun derdi beni yürütmek, benimkisi yön. İnadı kazanıyorum, yönümü gösteriyor. Sevimsiz KFOR’cu.













Prizren’e girmeden Mamuşka kasabasından geçiyoruz. Burada Türk birliği var. Mehmetcik’le konuşup kasabanın içinden geçerken motorların üstünde Türk bayrağı çıkartmalarını gören tezahürata başlıyor. Mamuşka ve Prizren’in çoğu Türk ama ne Türk! Prizren’in merkezinde yine nehir ve bir taş köprü. Hafif yağmura rağmen etraf kalabalık. Plakayı, bayrağı gören sohbet etmeye başlıyor. Etrafımız kalabalıklaşıyor. İstanbul’dan mı gelmişiz, hem de motorla ha!













Türkçe ilahiler
Prizren’de dolaylı tanıdıklar ile hemen akraba gibi oluyoruz. Esnaf Derneği’nin başkanı Şaip Bey ve eşi İkbal Hanım. İstanbul’da okuyan Elvis ve Barış bize sahip çıkıyorlar.
Osmanlı’dan kalma mahalleler, camiler, hamamlar derken yolumuz bir Halveti tekkesinden geçiyor. Ortasında sebili olan huzurlu bir avluya giriyor, sedirde oturan üç temiz yüzlü adamla selamlaşıyoruz. Sağ elinizi kalbinize doğru koyup başınızı eğdiniz mi hemen ve içten bir karşılık alıyorsunuz. Kafasında beyaz keçeden bir takkesi olan görevli bize eski dedelerin türbesini, sonra da zikir yapılan binayı gösteriyor.









Burada ilahilerin yazılı olduğu bir kitap ve vurmalı çalgılar var. Şahin, adamları birlikte ilahi söylemeye davet ediyor. Tekkedekiler Arnavut ve Türkçe bilmiyorlar ancak Osmanlı gittikten sonra bile ilahilerini Türkçe söylemeye devam etmişler. Kuran’ı Arapça okudukları gibi bu ilahileri de Türkçe okuyorlar. Şahin ve beş tekke mensubunun ilahilerini büyük bir zevkle dinliyoruz.











Devam edecek...

Balkan Gezginleri
Atilla – Nursel Karasu – Honda XL1000 Varadero
Derya Savaş – BMW F800GS
Görkem Özgelen – BMW F650GS Dakar
Hakan – Deniz Erman – KTM 950 Adventure S
Levent – Emine Fırat – BMW R1200GS
Şahin Şair – Saadet Bektaş – BMW R1200GS

12 Nisan 2009

Pizza

İtalya, Napoli kaynaklı olup tüm dünyada popüler olmuş bir yiyecek.
  • Adı, kimine göre "pide"den, kimine göre latince bastırmak/sıkıştırmak anlamına gelen "pinsere"den geliyor.
  • Temel olarak ekmek hamurunun üzerine domates konulması pizzanın icadı olarak kabul ediliyor... aman ne buluş!
  • Avrupa'da bulunmayan domates ilk kez 16.yy'da Amerika'dan getiriliyor. Uzun süre zehirli olduğuna inanılıp yenmese de 18.yy'da Napoli civarındaki fakir insanlar ekmeklerine katık yapmaya başlıyorlar ve pizza doğuyor.
  • Kaynağı İtalya olsa da dünyaya yayılmasını Amerika'ya göç eden İtalyanlara borçlu.
Bugün Napoli'de pizza çok ciddiye alınıyor. 1870'de kurulmuş olan Da Michele pizzacısı, sadece gerçek olduğunu savunduğu iki çeşit pizzayı çıkarıyor: Marinara ve Margarita.
  1. Marinara - Domates, keklikotu, sarımsak, sızma zeytinyağı ve bazen fesleğen.
  2. Margarita - Fesleğen, mozarella peyniri, domates
"Gerçek Napoliten Pizza Derneği"nin belirlediği "gerçek pizza" pişirme kuralları şöyle:
  • Odun ateşi ile ısınan kubbeli fırında 485 santigirat derecede 60 ila 90 saniyede pişecek,
  • Hamur elle yoğurulacak, oklava değil elle açılacak,
  • Çapı en fazla 35 cm olup, ortadaki kalınlığı 1/3 cm'i geçmeyecek.
Napoli'de işi abartan bazı pizzerialara göre bu kurallar yeterli değil. Onlara göre ayrıca,
  • Domatesler sadece Vezüv yanardağının eteklerinden gelecek,
  • Zeytinyağı serpilerek kullanılacak,
  • Domates sosu saat yönünde yayılacak ve
  • Fesleğen taze olacak.
Gelelim bizim mütevazi pizza tarifimize:

Pizza Tarifi

Hamur için :
  • 1 bardak sıcak (kaynar değil, parmağınızı sokabileceksiniz) su.
  • 1/2 paket yaş (tercih edilir) veya 1 paket kuru maya.
  • 1/2 çay kaşığı toz şeker.
  • 1 çay kaşığı tuz.
  • 3.5 su bardağı un.
Un hariç diğer malzemeleri karıştırın, mayayı iyice eritin. Una katıp iyice yoğurun. Kabın ve elinizin yapışkanlığını azaltmak için biraz un serpebilirsiniz. Hamur yumuşak lastik gibi olunca bir kaba koyup üstünü örtün ve ılık bir yerde bir saat bekletin. Hacmi iki kat gibi olacaktır. Biraz daha yoğurup yarım saat daha bekleyin. Hamurunuz hazır.

Üstüne konacaklar için :

Domates salçasını zeytinyağı ile sulandırın. İçine az tuz, fesleğen, kekik, granül sarımsak, kişniş, biberiye koyup sevdiğiniz tada ulaştırın. Ayrıca,
  • Mozarella peyniri (domates sosunun üstüne rende, en üste uzun dilimler),
  • Siyah zeytin,
  • Az baharlı sucuk,
  • İnce domates dilimleri,
  • Jalepeno biber turşusu
Tepsinize biraz un serpip pizza hamurunuzu el maharetinize göre açın. Üzerine önce sosu yayın (saat yönünde yayın bakalım ne olacak:). Malzemeleri döşeyin. Çok sıcak fırında (220 derece gibi) pişirin. Mümkünse fırında ısınmış tepsinin üzerine sürerek pişirmeye başlayın.

Üst malzeme konusunda yaratıcı olabilirsiniz. Yukarıdakiler bizim ilk tercihlerimiz. Zaman zaman farklı alternatifleri deneyeceğiz. Siz de keşiflerinizi bizimle paylaşın lütfen. Blogda her makalenin sonunda bulunan yorumlar bölümüne yazabilirsiniz.

Afiyet olsun, yapınca bizi de çağırın!

9 Nisan 2009

Gezi raporu nasıl yazılır...

Yazı ve fotoğraf : Murat Şahin Öcal

Yazmak şahsi bir eylemdir, tıpkı yemek yapmak gibi. Tarifi ne kadar ortak olursa olsun "bir tutam tuz", "alabildiği kadar un", “bir çimdik zencefil” cümlelerinde yatar işin sırrı. Herkesin elinin ayarı gönlünün alırı farklıdır. İyi bir yazıda olması gereken en önemli özellik samimiyettir. Samimiyet ateşinde taş pişirseniz, yiyenin ağzında eline sağlık dedirtecek bir lezzet bırakırsınız… Yazarken aklınızı özgür bırakın. Ama sırtınızı mutlaka hafızanıza dayayın. Hafızadan beslenmeyen yazılar fast-food gibidir. İçinde, sizin izinizi kirinizi taşımaz. Bir yazının kalıcı olabilmesi, sizden taşıdığı izlerin derinliğine bağlıdır. Gittiğiniz bir yerde gördükleriniz, tattıklarınız aklınızın bir köşesinden eski anıları, yaşanmışlıkları canlandırıyorsa onları gizlemeyin. Mahremiyetinize gösterdiğiniz saygı çerçevesinde kendinizi olabildiğince açın... İnsanların karşısında çıplak kalmaktan korkmayın. Ama yerli yersiz de soyunmayın...

Anlattığınız şey geziniz olsun. Ama içinde siz de olun. Sadece gezide çekilmiş fotoğraflarla değil aynı zamanda hiç çekilmemiş fotoğrafları anlatarak gözümüzde canlanmasına izin verin. Birlikte yol yaptığınız arkadaşların tutum ve davranışlarını onların da tebessüm edebileceği bir mizahi yaklaşımla ortaya koyun. Gezideki gerilimleri yazıya yansıtmayın. Her gezi bir katılanlar için bir sınavdır. Sınavda verdiğiniz notları yazıda ilan etmeyin. Unutmayın, size verilen notları hiçbirimiz bilmiyoruz… Anlatılarınızla kimseyi gülünç duruma düşürmeyin. Ama herkesle beraber gülümseyin. Kritik nokta, hakkında şaka yapılan kişinin de yapılan şakaya gülebilmesini sağlayacak bir ölçüyü korumaktır.

Gezi raporu fotoğrafları alt alta dizmek değildir. Gezi yazısının önceliklerini iyi tespit edin. Neyi anlatmak istiyorsunuz. Gidip gördüğünüz yeri mi, yediğiniz yemeği mi, gurubunuzun ne kadar mükemmel bir gurup olduğunu mu, kendinizi mi ? Bunlardan hangisini anlatmayı seviyorsanız ağırlığı ona verin. Ama mutlaka diğer unsurları da metne katın. Sadece sizden bahseden bir yazı sevgilinizi etkileyebilir, ya da yeni sevgili bulmanıza yardımcı olabilir; ancak okuyanların çoğuna sıkıcı gelebilir… Salt gidilen yer hakkında bilgi veren, TRT 2 belgeseli tadında bir yazı için belki çok araştırma yapıp çok uğraşırsınız, ama kimse okumak istemeyebilir. Çünkü okuyucular okudukları şeyin içinde ya kendilerinden bir şey bulmak isterler, ya da sizden bir şey bulmak isterler. İnsani boyutu zayıflatılmış yazılar ilaç prospektüsleri gibidir. Sadece oraya gitmeye niyet eden birilerinin ilgisini çeker. Onların da hafızasında bir yer edinmeniz zordur. Yazınızın içinden sadece, kaç km., asfalt-mıcır, otelin telefon numarası gibi bilgileri alıp emeğinizi görmeden geçerler.

Koyu edebiyata, içeriksiz duygulanmalara ve derin bunalımlara girmeyin. Unutmayın, gezgin insanlar ışığı başka bir coğrafyada görmek için, yol zevkini yaşamak için "arayış" içindeki insanlardır. Onlara istikamet gösterebilirsiniz, bundan faydalanırlar. Okuyucuyu kendi bulgularınıza gömmeyin. Sizin edindiğiniz kanaatler sadece sizin gözlem yeteneğinizle edinilebilir. Yaptığınız yorumların şahsiliğinin altını çizin. Bunu yaparken kendinizle dalga geçmekten çekinmeyin. Doğru bildiğiniz şeylerin ne kadar doğru olduğunu tartın. Bu tartıda kuşkulu sonuçlar çıkıyorsa bunu paylaşmaktan çekinmeyin. Bazı an çelişkili ifadeler kurabilirsiniz. Çelişkiden korkmayın… Sarté "beni yakta tutan şey çelişkilerimdir" demiş. Ustayı ayakta tutan şey sizi yıkmaz, çekinmeyin. Çelişkiden değil samimiyetsizlikten korkun.


Başkası için değil kendiniz için yazın. Yazarken kendinize yaklaşacak, kendinizi keşfedeceksiniz. Gezmek insana çok şey öğretir. Ama bu öğrendiklerinizi fark edebilmek için bunları ortaya koyabilmeniz gerekir. Yoksa dile getiremediğiniz yüzeysel bir aydınlanma yaşar ve orada kalırsınız. İlerisine gidin. Yazdığınız yazıyı hemen yayınlamayın. Sabırsız biriyseniz üzerinden bir iki saat geçmesini bekleyin. Arada bir kahve içip, başka şeyler yapın sonra yazdığınız tekrar okuyun.Okuduğunuzda gözünüze fazla gelen kelimeleri eleyin. İyi bir yazı elde etmek için kelime elemek gerekir. İkinci okumada aynı anlama gelen kelimeleri art arda sıraladığınızı fark edeceksiniz. Yazdıklarını beğenisine güvendiğiniz birine okutun. Fikrini alın.

Herkesin beğenisini hedeflemeyin. Size ait bir eşik olsun. Bu eşiği altına inmemeye özen gösterin. Kimsenin algı kapasitesini küçümsemeyin. Şöyle yazarsam beni anlamazlar demeyin. Sizin eşiğinizde sizinle arkadaşlık yapan insanlar sizi anlamak için gayret edeceklerdir. Her okur, yazıdan kendi almak istediğin ve almaya hazır olduğu kadarını alır. Herkese her şeyi anlatmaya çalışmayın. İnsanlığın aydınlanmasından siz sorumlu değilsiniz. Yazılarınızda sosyal mesaj vermek gibi isteğiniz varsa kendinizi tutmayı deneyin. Beceremiyorsanız, hiç olmazsa didaktik olmamaya çalışın. Yani vermek istediğiniz mesajı doğrudan değil dolaylı yoldan anlatmayı deneyin. ("Ağaçları kesmeyelim kedileri tekmelemeyelim" demek yerine, "Yazın bu sıcağında ağacın gölgesinde mırıl mırıl uyuyan kedinin huzuruna insan özeniyor" diyin. Anlayan anlar anlamayanın zaten sizin yazınızı okumakla işi ne olabilir). Daha çok insana ulaşmaya çalışmak sizi kendinizden uzaklaştırır.

Dünya görüşünüzü gizlemeyin. Yazıya bunun sinmesine izin verin. Ama yazdığınızın bir gezi yazısı olduğunu unutmayın. Siyasi manifesto yazar gibi gezi yazısı olmaz. Etrafı ve başkalarını yargılarken kendinizi iltimas geçmeyin. Dünya görüşünüz ne olursa olsun, bu alemdeki tek ve biricik doğruyu siz keşfetmediniz. Başkalarının da kendilerini doğru bulmak gibi bir zaafla yaralı olduğunu unutmayın. Tıpkı sizin gibi başka yaşam tarzlarını benimseyenlerin de haklı gerekçeleri olabilir… Herkesle dost olmak gibi bir yükünüz yok. Dost olmadığınız ya da yaşam biçimi sizden çok farklı insanları yargılamaktan özellikle uzak durun. Yazınızı okuyan size “en uzak insanın” dahi kendinden bir şeyler bulup okuyabileceği bir tarafsızlıkla davranın. Bir ayna olun, ressam değil. Kendinizi de katın ama ötekini silmeyin. “Öteki” olmanın, ne kederli bir yalnızlık olabileceği hakkında fikriniz yoksa ötekine hiç bulaşmayın.

Gittiğiniz yerdeki insanlarla sohbet edin. Onlardan edindiklerinizi yazınıza katın. Yeni biri ile tanıştığınızda kendinizle ilgili olarak az konuşun. Sizi sizin sandığınız kadar kimse merak etmiyor. Kendinizi dünyanın merkezine koymaktan vazgeçin. Motorunuzla, kaskınızla havalı ve karizmatik olduğunuzu düşünüyorsunuz … ama köy kahvesindeki insanlar için sadece afili bir yabancısınız o kadar. Yabancı olmadığınızı hissettirin... Farklılığınızı değil ortaklığınızı vurgulayın. Boş bir testi olun, onlar size ne kadar o akarsa o kadar dolarsınız. Hafiften dalgacı olun, ama alaycı olmayın. Kendinizle ilgili anlattıklarınızın seçilmiş ve kısa bilgiler olmasına özen gösterin. Konuştuğunuz kişiye "zavallı Anadolulu güzel insan" muamelesi yapmayın. Hangimizin daha zavallı olduğunu kim bilebilir. Aşırı hayranlık gösterilerinden de kaçının. Bu da onu havaya sokar ve samimiyetini kaybeder. Leğende su görse duygulanan, Anadolu’da ücra bir köyde yaşamak istiyorum diyenlerden olmayın… Bu söylem sadece sizi gülünç duruma düşürür. Onların kurtulmak istediği şeyi onlara överek adamları sinir etmeyin… Onu kendi içtenliğinde ve rahatlığında içinde konuşturmaya çalışın. Gittiğiniz yerde turist gibi olmayın; seyyah gibi olun. Bu ikisi arasındaki farkı düşünün, hatta bunu kendiniz için "yazın".

Yazının kolay okunabilmesini sağlamak için uzun cümlelerden ve gereksiz tasvirlerden kaçının.Yaşar Kemal duvarda çakılı bir çiviyi iki sayfa boyunca anlatabilir. Ama siz yapmayın. Hem Yaşar kemal değilsiniz, hem de 21 yüzyıl insanı duvardaki çiviyi o kadar merak etmiyor. Yazıyı hızla tüketmek isteyen bir okurla karşı karşıya olduğunuzu unutmayın. Yazıyı çok uzun ve çok kısa tutmayın. Paragraf içinde cümleler fazla ise, gözün rahat takip edebilmesi için yazının içinde uygun yerlere üç nokta koyarak okuyucunun gözünün dinleneceği istasyonlar kurun... aynen böyle. Yerli yersiz smile işaretleri koymayın. Okuyan eğlenmek zorundayım düşüncesine kapılmasın. Bu işaretler az olduğunda hem daha etkili olur, hem de yazınızın ağırlığı daha hissedilir olur. İnsanlar nerede güleceklerini kendileri bilebilir, onları küçümsemeyin.

Yazının rahat okunmasını sağlayan şeylerden biri de görsel malzemedir. Olabildiğince kendi çektiğiniz fotoğrafları kullanarak paragraf aralarını fotoğraflarla süsleyin. Yemek tabağı, mangal fotoğrafı, kızarmış sucuklar gibi özelliksiz fotoğraflarla yazınızın değerini düşürmeyin. Fotoğraf seçerken "bu kare başkaları için gerçekten ilginç mi izlemeye değer mi" diye kendinize sorun. Bazı an, filanca arkadaşım da kendisini burada görmek ister, fotoğrafını görse mutlu olur dediğiniz kareler olabilir. Tek tük böyle seçimleriniz olabilir. Ama siz seçimlerde aday değilsiniz, herkesin gönlünü etmeye çalışarak iyi bir yazı çıkartamazsınız. Bırakın arkadaşlarınızı sevgilileri mutlu etsin siz yazının içeriğine, fotoğrafların yazı ile bütünlüğüne odaklanın. Konu ile alakasız fotoğraflar yazının değerini düşürür.

Kullandığınız dile dikkat edin. Çoğunuz çoluk çocuk sahibi , yaşını başını almış adamlarsınız. Bu yaşta; Merhaba... cnm... iNanMıyooom... gibi şımarık kız çocuğu üslubundan kaçının. Bu sizi sevimli yapmaz. Sizi sevimli yapacak tek şey, yazı içinde kendiniz gibi olmayı becermenizdir. Tanrı size ne kadar sempati upload ettiyse bunula yetinin, ilave sevimlilik çabası mevcut sevimliliğinizi de karartır. Eldekinden de olmayın… Türkçe’nin derinliğinden korkmayın. Dibe daldıkça daha da aydınlık bir dünya ile karşılaşacaksınız. Önem verdiğiniz bir konuda söylediğiniz bir ifadeyi farklı bir şekilde söylemeyi deneyin. Ama bunu sırf faklı olmak ve fark edilmek için yapmayın. Daha sade ve daha çarpıcı olmak için yapın. Üslubun zenginleşmesi kelime katarak değil kelime azaltarak olur.

Gittiğiniz yerle ilgili google araştırmasını mutlaka yapın. Araya bir yerlere tarihi bilgiler serpin. Bu bilgiler ne ilkokul beşinci sınıf performas ödevi düzeyinde olsun, ne de arkeolji bölümü talebesinin bitirme tezi gibi. Ölçüyü siz bulun ve yazı boyunca aynı düzeyi koruyun. Alıntı bilgileri aktarırken kopyala yapıştırdan uzak durun. Özetleyerek kendi cümlelerinizle aktarın. Size puan vermeyecekler. Yazıdan puan almaya çalışmayın keyif almaya çalışın. Yazmanın kendisi bir yolculuktur. Bu ikinci yolculuğun tadına varın. Hemen bitireceğim bir an önce yazımı nete koyacağım diye kudurmayın. Yazınızı iki saat sonra okurlarsa bir şey kaybetmezsiniz.

Ve nihayet okuyun… Düzenli takip ettiğiniz bir yazar, bir dergi olsun. Zaman sizin için sadece takvimden yaprak kopararak ilerlemesin. Okuduğunuz yazılarla çevirin takvimi. Her yeni okuma bir gün diye düşünün. Okumadığınız her gün, perdeleri açmadan evde ampul ışında kendi loşluğunuzda geçirdiğiniz (tam anlamıyla) boş zamandır. Ampul ile değil insanların ışığıyla aydınlanmayı seçin. Ampul ışığı standarttır her bakana aynı şeyi gösterir ve aydınlanma için elverişsizdir. Goethe “biraz daha ışık” derken ampulü kastetmedi.

Başkalarının ışığı size siyah mürekkepten yansır. Mürekkeple lekelenmekten korkmayın. Pis bir kedi olun. Üzerinizde yolun tozu çamuru ve başka yol yutanların mürekkep lekesi olsun. Sonra bir pislik daha yapın ve insanlara kendi mürekkebinizi sıçratın. Öyle bir içtenlikle yapın ki üzerlerinde bu lekeyi taşıyarak kendilerini daha temiz bir dünyada hissetsinler.

Murat Sahin Ocal - Honda Varadero 1000XL
www.dirtycatriders.com - http://kalkgidelimhocam.blogspot.com