28 Mart 2009

Basit Zevkler : Motosiklet, toprak orman yolları, yaylalar


“İnsanoğlunun keşfettiği en müthiş kaçış aracı motosiklet!”


Motosiklete binen okuyucu bu iddiama katılacaktır sanırım. Ama ben bunu bir havacılık blogunda bile savunmaya hazırım. Hiçbir araç sizi kaçmak istediğiniz yerden motosiklet kadar iyi kaçıramaz. Ne de olsa o:

  • ilerlemek için trafiği beklemez
  • sizi benzinciye ortak etmez
  • her daim binip gitmeye çağırır
  • yol dostu kazandırır
  • gidilen yerde iyi karşılanır...
...tabii binerseniz!

Ha bir de kanıtım var: İran ve Suriye gibi “hassas” ülkelerde 125cc’den büyük motosiklet yasak. Ürdün’de ise hepten yasak. Sebebi, motosiklet kullanan kanun kaçaklarının kolayca kaçabilecekleri! Elbette bizim polisimiz motosiklet dinlemez, yakalar ama biz şehir kaçkınlarına, çok şükür kaçmak serbest.

Haftasonu işte böyle bir kaçış zamanıydı bizim için. EMOK’ta ya birisi yazdı, ya toplantıda söyledi, ya da bir anda hepimiz istedik bilemiyorum, bir “kamp var haftasonu” lafı çıktı, yayıldı. “Cumartesi, Bostancı iskelede 9:00’da buluşulur, 9:30’da tekerlek döner” dedik. Katılımcı listesi falan yapmadık, gelen gelsin, gelemeyen üzülmesin diye.

O sabah hava durumu bize hiçbir vaatte bulunmuyordu. Kapalı, basık, yağmurlu, rüzgarlı… kış boyu yağmak bilmeyen yağmur giderayak fikir değiştirmişti sanki. Yatak hala sıcak, tembelliğin çağrısı kuvvetli... Bir ihtimal daha var ve o da hiçbir şey yapmamak mı acaba? Yani neyi yapmamak? Tentesi altında uyuyan turuncu-lacivert canavarı o ufak kırmızı düğmeye dokunarak canlandırmak… içinde evimiz, mutfağımız olan çantaları ona takmak… bizi türlü sosyal ayrımcılıktan soyutlayan, her hava durumundan koruyan giysilerimiz içinde seleye yerleşmek… debriyaj-vites-bakış ve gelsin yollar… diye düşünürken ben çoktan ayaklanmışım zaten. Bostancı’ya gelenlerin her biri benzer bir zihinsel süreçten geçmiş olmalı. Zinciri kırabildiğimiz için belli belirsiz bir gurur okunuyor yüzlerimizde. Yol uzun değil ama uzatmak elimizde, Çınarcık’ın tepelerindeki Delmece yaylasına gidiyoruz. Yeşili özledik, nemi, toprağı ve tabii yoldan çıkmayı.

Yavaş feribotun ayrıcalıklı motosiklet konumunda motorlarımızı sıraladığımızda hava da “aferin” der gibi bize ilk kez güneşi gösteriyor. Enerjimiz yükseliyor ve yolu uzatmaya karar veriyoruz. Gemlik’e gidip oradan Armutlu’ya doğru sapıyoruz. Maksat Delmece’yi yarımadanın güneyinden bulmak.
Hava artık o sabahki hava değil, birer kat soyunuyoruz. Deniz manzaralı, virajlı yolların verdiği zevkle kasklarımızın içinde aptal aptal sırıtıyoruz. Sonra paslı bir köy yolu tabelasıyla tepelere sarıyoruz. Uzatılan yol da çok çabuk geçiyor, ya da bize öyle geliyor. Yaylaya çıktığımızda içimizdeki yol yapma hevesi henüz körelmemiş. Etraf yemyeşil, çiçek içinde ve o kadar sakin ki bizi anında tembelleştiriyor. Çadır kur, çeşmeden su doldur, gece için çalı çırpı topla gibi sıradan ve muhteşem kamp işlerine girişiyoruz.

Ormancıların yaptığı odun yığını ile çadır bölgemiz arasındaki mesafe pek eğlenceli bir aktiviteye vesile oluyor: motor ile odun taşıma. Arada geçilmesi gereken dereler var ve hangisi ne kadar derin çok merak ediyoruz nedense!

İki motor ormanın içinden çıka geliyor. Bunlar düzgün yolları reddeden “çelıncır” tayfamız. Delmece’ye yepyeni bir rota bulmanın haklı gururunu taşıyorlar. Afrikaları çamurlu, yorgun ve mutlu gözüküyor. İki de otomobilli ailemiz var, küçük çocuklu ve hamile arkadaşlar. Motora binemiyorlar ama çocuklarını kampçılığa epey erken başlatma fırsatını kaçırmamışlar. Kamp alanımız genişliyor hava kararırken. Ateş etrafında toplanıyoruz ve neşeli bir yemek telaşı başlıyor. Yemekte köz ateşinde hamsi ve zargana var. Tatlı olarak da közde pişmiş ayva tatlısı.

Daha zengin olduğu olur kamp yemeklerimizin ama sabahın tembellik hissini atamamış olmalıyız. Neşeli sohbet yerini bazen sessizliğe bırakıyor. Yakında kaybettiğimiz Zagor Ahmet’i anıyoruz. Kamp ateşi ışığında gülümseyen yüzünü hepimiz görebiliyoruz sanki.

Yıldızlar ne kadar çok. Şimdi bizim güneş bunlardan sadece biri mi, ama dünya o zaman çok çok küçük, peki ya insan ne, biz neyiz…en iyisi uyumalı artık.

Sabaha karşı gözlerime kadar tuluma girmişim de havanın aydınlandığını görmemişim. Sabah ayılma ve ihtiyaç yürüyüşü güzel görüntüler veriyor. Temiz havanın etkisi çabuk acıkma olsa gerek ki yer soframızın etrafı kalabalıklaşıyor. Kahvaltıda çeşit akşam yemeğine göre daha zengin: Tava böreği, menemen, sucuk, kaymak-bal ve diğer kahvaltı çeşitleri...

Koca yaylada yer yokmuş gibi motor başında, hatta tepesine tüneyip yol sohbetleri yapıyoruz. Yarış organizasyonları, eski geziler derken laf “nasıl dönelim” sorusuna geliyor. “Dün başladığımız yarımada turunu tamamlayalım ama bunu köy yollarından yapalım.” Yol sevene, ne kadar basit olursa olsun bir proje lazım ya, toplanma için gerekli gücü böylece bulmuş oluyoruz. Tulumlar torbalarına tıkılıyor, matlar dürülüyor, çadırlar katlanıyor, mıntıka temizliği, yükleme, giyinme... ve sıra kırmızı düğmede.

Tecrübeyle sabittir, güzel yol bulmak için cesaretli olup kaybolmayı göze alırsan o yolu buluyorsun. Ya da bütün yollar güzel, artık ben bilmiyorum ama meğerse ne güzel köy yolları varmış Armutlu’nun tepelerinde. Bu arada katırtırnakları sürüş güvenliğini tehdit etmekte. Tam viraja kitlenmişsin, müthiş bir rayiha seni burnundan yakalıyor ve istemsizce gözlerini kapattırıyor! Mecburen durup kokuya kendimizi alıştırıyoruz. Etraf tam bir çiçek bahçesi. Dönüş yolu boyunca oyunun adı “virajlarla kovalamaca oyunu” ve bunun zevkini siz de biliyorsunuz. Yalova’dan feribota bindiğimizde zihnim hala virajlara yatıyor.

Evimize dönerken son olarak Bağdat Caddesi’ni geçmek durumundayız. Pazar akşam üstü buradaki otomobil ve insan yığını dehşet veriyor. Caddede gezinenler farkında değiller belki ama müthiş bir gerginlik içerisindeler. Statülerinin, güzelliklerinin ve sahip olduklarının diğerleri tarafından teyid edilmesi için çabalıyorlar. Bir yarışmadalar sanki ama jüri terk etmiş onları, yarış hiç bitmeyecek, kimse kazanamayacak. Dursam ve onlara yaylaları, katırtırnaklarını anlatsam, “çıkın bu çarktan, en azından kaçmayı bilin” desem beni anlayan olur mu diye geçiriyorum aklımdan.

Ertesi gün Pazartesi, sorumluluklara ve rollere dönüş günü. Şehirde kalınan haftasonları, ne yapılırsa yapılsın bizi tam olarak şarj etmiyor, Pazartesi’ye hazırlamıyor. Ancak kaçmışsak ve bunu o müthiş kaçış aracı ile yapmışsak tekrar mücadele için güç ve sebep buluyoruz. Hafta başı yanmış yüzlerimiz, çalışmış kaslarımız bize yaptıklarımızı ve yapabileceklerimizi hatırlatıyor. Böyle gülümseyerek başladığınız haftalar farklı oluyor.

Mart 2007

Hiç yorum yok: