28 Mart 2009

Motorla uzuuuun yollar...

Belki farkında değilsinizdir diye söylüyorum, eğer motosiklete biniyorsanız siz aynı zamanda bir gezgin adayısınız. Motosiklet çok iyi ve hatta en iyi gezgin aracıdır. Şüphesi olan için kanıtım da var: Karadan dünyayı dolaşma rekoru motorcuların. Julia ve Kevin Sanders çifti, hiç durmadan dünyayı 19 gün, 8 saatte dolaşarak kırdıkları Guiness rekorunu koruyorlar. Otomobiller bu rekora yaklaşamıyorlar bile. Motosikletlerin başarısı hızlarından çok çabukluklarından kaynaklanıyor. Trafiğe, bozuk yollara takılıp kalmıyorlar. Feribotlara önden biniyor, sınır geçişlerinde yardım görüyorlar.

Dünyayı hızla dolaşanlar gibi bizim de çabukluğa ihtiyacımız var, en çok da yaşadığımız şehirden uzaklaşabilme çabukluğuna.

Dikkat ettiniz mi bilmiyorum, unutulmaz tecrübeler ve “anlar” yaşayabilmemiz için birbirinin tekrarı gibi gözüken günlerden, mekanlardan ve insanlardan uzaklaşmak gerekiyor. Farklı anlayışlar, hayat tarzları, manzaralar, kokular zihnimizde yer ediyor, unutulmuyor, tat bırakıyor ve öğretiyor.

Bu dünyadaki zamanımız kısıtlı ve neredeyse tüm zamanlarımız yapmaya mecbur olduğumuz işlerle parsellenmiş gibi gözüküyor. Mecburiyetlerden kaçmak zor ama yaşanan zamana anlam verecek şeyler de yapmalı. Bana göre dolu dolu yaşanan zaman, moto-geziler ile eş anlamlı. Bir motosiklet gezisi yaşanıp bittikten sonra bile anlamını, tadını koruyor. Örneğin benim için yakın geçmişteki yılların anlamının ne olduğunu sorsanız, medeni halimizdeki değişiklik yanında aklıma hemen geziler gelir. Bunların yanında aynı döneme ve daha öncesine ait onlarca haftasonu gezisini muhtemel tarihleri ile birlikte hatırlayabiliyorum. Ama “olağan” yaşamımdan aklımda pek az şey kalıyor. Çalışırken geçen günlerim, şehir trafiğinde geçen zaman, dışarıda yenen bir yemek, seyredilen bir film... bunlar yaşandıktan sonra hızla siliniyor hafızamdan. Zaman, yaşandığı gibi rüzgarda savrulup gidiyor sanki. 3-4 yıl sonra içinde bulunduğumuz yıl hakkında neleri hatırlayabileceğiz?

Bu fikirler size de tanıdık geliyor ama önce zincirlerinizden sıyrılıp uzaklaşabilmeniz lazım ve buna zamanız yok değil mi? Motosikletiniz bu konuda size yardımcı olabilir, hem de çok.

Motosiklet gezgini olmak için çok da uzak diyarlara göz dikmeye gerek yok. İşe önce bir bölge haritası edinmekle başlamalı. İçinde köy yollarının de bulunduğu türden bir harita olsun bu. İnternetle aranız iyi ise Google Earth’e de bakabilirsiniz ama bilgisayar ekranını yanımızda taşıyamayacağımıza göre burayı ancak ön keşif için kullanmalı.

Masa başında gezmeye başlayın haritanız üzerinde. Dikkatli bakınca, yaşadığınız yerin çevresinde, bir günde ulaşabileceğiniz alanın içinde kalan ilginç noktaları bir bir bulmaya başlayacaksınız. Göller, dağ aşan yollar, yarımadalar ilginizi önce çekecek. Bazı yerlerin ismini duyduğunuzu hatırlayacaksınız ama bir fırsatını bulup görememiştiniz ya, işte oraları buralar. Bir Türkiye gezi rehberi de edinip okumaya başladığınızda, alternatifler öyle çoğalacak ki nereden başlayacağınızı şaşıracaksınız. Bu noktaları birbirine bağlayacak haftasonu rotaları yapın kendinize. “Cumartesi erken çıkar, şuraları görür, burada öğle yemeği yer, burada konaklarım. Pazar günü ... üzerinden akşamüzeri dönmüş olurum” tadında rotalarınız olsun. Bir sonraki ayın takvimini alın önünüze. Rotaları haftasonlarına yerleştirerek bu zamanları kendinize rezerve edin ve yakınlarınıza bildirin. Hayatta kendinize yer açın.

Gidilecek yerde konaklayabilirseniz alacağınız zevk artacaktır. O yerin akşam sessizliğini, sabah mahmurluğunu yaşamak kendinizi biraz oralı gibi hissettirecektir. Ayrıca konaklamalı haftasonu planlarının menzili daha geniş olacaktır. Rota yaparken mümkün olduğu kadar ara yolları seçin, otobanları ve büyük şehir geçişlerinden sakınmaya çalışın. Buralarda geçirilen zamanların akılda kalmayacağından emin olabilirsiniz. Gittiğiniz yerlerde mutlaka görecek önemli şeyler bulacaksınız. Tarihe meraklı iseniz yaşadınız, çünkü ülkemiz dünyada (Irak’tan sonra) en çok sayıda tarihi öneme sahip noktayı barındırıyor. Yola çıkmadan önce gidilen yerle ilgili bilgi sahibi olmak alınan zevki mutlaka arttıracaktır. Gezi kitapları yanında internetten de kolayca bilgi bulunabilir. Gidilen yerde sıkılmak ne mümkün, köy kahvesinde durup gülümseyerek bir selam verin, bakın neler oluyor. Yol sorduğunuzda “yol kolay, siz bir inin hele” deyip size sofra kuran insanların tadına varın. Siz de onlara açın kendinizi.

Bizim kültürümüzde motosikletlinin atlıları çağırıştırdığına dair bir teorim var. Eskinin akıncıları gibi karşılanıyoruz. Hani Yahya Kemal’in şiirinde “bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik, bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik” diye yazar ya. Dede, adam, çocuk dikkat kesiliyor motorculara. Gülümsüyorlar, el sallıyorlar siz geçerken, durduğunuzda etrafınızı sarıyorlar. “Kaç para, kaç basıyor, yarış mı var?” gibi sorular soruyorlar ama asıl mesele size yakın olmak, ilişki kurmak istiyorlar. Bu her kültürde yok. Örneğin Yunanistan’da kimsenin motorlara böyle farklı bakmadığını görünce içten içe hayal kırıklığı hissetmiştim.

Motorla yapacağınız bir haftasonu gezisinde zamanın lastik gibi uzamasına şahit olacaksınız. Pazar akşamı biraz yorgun, biraz kirli eve döndüğünüzde en az bir haftadır uzaktaymışsınız gibi gelecek. Daha dün sabah yola çıktığınıza inanamayacaksınız. Böyle haftasonlarının pazartesisi de güzel oluyor. Olumsuzlukları daha kolay tolore edebiliyor, kendinizi mutlu ve güçlü hissediyorsunuz.

Moto-gezginlik için motorunuzun uygun olup olmadığını düşünüyorsanız, görülen o ki yürüyen her araç ile gezginlik mümkün. 250cc’lik bir motosikletle tüm Türkiye’yi gezebilirsiniz, hatta daha ufağıyla da.

Geçenlerde Türkiye yollarında bir Çek gezgin görüldü, adı Vasek. Altında 1950 model, 55cc bir Jawa skuter vardı. Çantasında taşıdığı yedek motor işe yaramış ve bozulan motorunu yolda değiştirmiş. Vasek, karburatörü motorlu testereden çıkma ve en yüksek hızı 40km/s olan motoruyla Türkiye’ye gelene kadar 5 ülke dolaşmış. Evinde büyük motoru da varmış ama bu kez bununla dolaşmayı istemiş! Şüphesiz, arkadaşın geri döndüğünde anlatacak çok hikayesi olacak ve bu zamanı hep hatırlayacak.


Aslında Çek motorcu belli ki bir projeyi gerçekleştiriyor. Kendine, “o küçük motorla yapılacak yollar” gibi bir hedef koymuş ve peşinden gidiyor. Sizin de bir moto-gezi projeniz olsun. İz TV’de seyrettiğim bir çift, 42. paraleli Türkiye boyunca motosikletleriyle izliyorlardı. Bir dostum Türkiye’nin tüm yüksek dağlarına motosikletiye sokulup fotoğraflamak projesinden bahsediyor. Marmaris’ten motorcu dostlar Türkiye’nin demiryolu hatlarını takip ediyorlar. Kişisel projeniz sizin yaratıcılığınıza kalmış.

Ürdün’de motosiklet yasağı var. Suriye ve İran’da ise kısıtlı. Memlekette motora özgürlük, Azerilerin dediği gibi “azatlık” var, tadını çıkarın.

Haziran 2007

Basit Zevkler : Motosiklet, toprak orman yolları, yaylalar


“İnsanoğlunun keşfettiği en müthiş kaçış aracı motosiklet!”


Motosiklete binen okuyucu bu iddiama katılacaktır sanırım. Ama ben bunu bir havacılık blogunda bile savunmaya hazırım. Hiçbir araç sizi kaçmak istediğiniz yerden motosiklet kadar iyi kaçıramaz. Ne de olsa o:

  • ilerlemek için trafiği beklemez
  • sizi benzinciye ortak etmez
  • her daim binip gitmeye çağırır
  • yol dostu kazandırır
  • gidilen yerde iyi karşılanır...
...tabii binerseniz!

Ha bir de kanıtım var: İran ve Suriye gibi “hassas” ülkelerde 125cc’den büyük motosiklet yasak. Ürdün’de ise hepten yasak. Sebebi, motosiklet kullanan kanun kaçaklarının kolayca kaçabilecekleri! Elbette bizim polisimiz motosiklet dinlemez, yakalar ama biz şehir kaçkınlarına, çok şükür kaçmak serbest.

Haftasonu işte böyle bir kaçış zamanıydı bizim için. EMOK’ta ya birisi yazdı, ya toplantıda söyledi, ya da bir anda hepimiz istedik bilemiyorum, bir “kamp var haftasonu” lafı çıktı, yayıldı. “Cumartesi, Bostancı iskelede 9:00’da buluşulur, 9:30’da tekerlek döner” dedik. Katılımcı listesi falan yapmadık, gelen gelsin, gelemeyen üzülmesin diye.

O sabah hava durumu bize hiçbir vaatte bulunmuyordu. Kapalı, basık, yağmurlu, rüzgarlı… kış boyu yağmak bilmeyen yağmur giderayak fikir değiştirmişti sanki. Yatak hala sıcak, tembelliğin çağrısı kuvvetli... Bir ihtimal daha var ve o da hiçbir şey yapmamak mı acaba? Yani neyi yapmamak? Tentesi altında uyuyan turuncu-lacivert canavarı o ufak kırmızı düğmeye dokunarak canlandırmak… içinde evimiz, mutfağımız olan çantaları ona takmak… bizi türlü sosyal ayrımcılıktan soyutlayan, her hava durumundan koruyan giysilerimiz içinde seleye yerleşmek… debriyaj-vites-bakış ve gelsin yollar… diye düşünürken ben çoktan ayaklanmışım zaten. Bostancı’ya gelenlerin her biri benzer bir zihinsel süreçten geçmiş olmalı. Zinciri kırabildiğimiz için belli belirsiz bir gurur okunuyor yüzlerimizde. Yol uzun değil ama uzatmak elimizde, Çınarcık’ın tepelerindeki Delmece yaylasına gidiyoruz. Yeşili özledik, nemi, toprağı ve tabii yoldan çıkmayı.

Yavaş feribotun ayrıcalıklı motosiklet konumunda motorlarımızı sıraladığımızda hava da “aferin” der gibi bize ilk kez güneşi gösteriyor. Enerjimiz yükseliyor ve yolu uzatmaya karar veriyoruz. Gemlik’e gidip oradan Armutlu’ya doğru sapıyoruz. Maksat Delmece’yi yarımadanın güneyinden bulmak.
Hava artık o sabahki hava değil, birer kat soyunuyoruz. Deniz manzaralı, virajlı yolların verdiği zevkle kasklarımızın içinde aptal aptal sırıtıyoruz. Sonra paslı bir köy yolu tabelasıyla tepelere sarıyoruz. Uzatılan yol da çok çabuk geçiyor, ya da bize öyle geliyor. Yaylaya çıktığımızda içimizdeki yol yapma hevesi henüz körelmemiş. Etraf yemyeşil, çiçek içinde ve o kadar sakin ki bizi anında tembelleştiriyor. Çadır kur, çeşmeden su doldur, gece için çalı çırpı topla gibi sıradan ve muhteşem kamp işlerine girişiyoruz.

Ormancıların yaptığı odun yığını ile çadır bölgemiz arasındaki mesafe pek eğlenceli bir aktiviteye vesile oluyor: motor ile odun taşıma. Arada geçilmesi gereken dereler var ve hangisi ne kadar derin çok merak ediyoruz nedense!

İki motor ormanın içinden çıka geliyor. Bunlar düzgün yolları reddeden “çelıncır” tayfamız. Delmece’ye yepyeni bir rota bulmanın haklı gururunu taşıyorlar. Afrikaları çamurlu, yorgun ve mutlu gözüküyor. İki de otomobilli ailemiz var, küçük çocuklu ve hamile arkadaşlar. Motora binemiyorlar ama çocuklarını kampçılığa epey erken başlatma fırsatını kaçırmamışlar. Kamp alanımız genişliyor hava kararırken. Ateş etrafında toplanıyoruz ve neşeli bir yemek telaşı başlıyor. Yemekte köz ateşinde hamsi ve zargana var. Tatlı olarak da közde pişmiş ayva tatlısı.

Daha zengin olduğu olur kamp yemeklerimizin ama sabahın tembellik hissini atamamış olmalıyız. Neşeli sohbet yerini bazen sessizliğe bırakıyor. Yakında kaybettiğimiz Zagor Ahmet’i anıyoruz. Kamp ateşi ışığında gülümseyen yüzünü hepimiz görebiliyoruz sanki.

Yıldızlar ne kadar çok. Şimdi bizim güneş bunlardan sadece biri mi, ama dünya o zaman çok çok küçük, peki ya insan ne, biz neyiz…en iyisi uyumalı artık.

Sabaha karşı gözlerime kadar tuluma girmişim de havanın aydınlandığını görmemişim. Sabah ayılma ve ihtiyaç yürüyüşü güzel görüntüler veriyor. Temiz havanın etkisi çabuk acıkma olsa gerek ki yer soframızın etrafı kalabalıklaşıyor. Kahvaltıda çeşit akşam yemeğine göre daha zengin: Tava böreği, menemen, sucuk, kaymak-bal ve diğer kahvaltı çeşitleri...

Koca yaylada yer yokmuş gibi motor başında, hatta tepesine tüneyip yol sohbetleri yapıyoruz. Yarış organizasyonları, eski geziler derken laf “nasıl dönelim” sorusuna geliyor. “Dün başladığımız yarımada turunu tamamlayalım ama bunu köy yollarından yapalım.” Yol sevene, ne kadar basit olursa olsun bir proje lazım ya, toplanma için gerekli gücü böylece bulmuş oluyoruz. Tulumlar torbalarına tıkılıyor, matlar dürülüyor, çadırlar katlanıyor, mıntıka temizliği, yükleme, giyinme... ve sıra kırmızı düğmede.

Tecrübeyle sabittir, güzel yol bulmak için cesaretli olup kaybolmayı göze alırsan o yolu buluyorsun. Ya da bütün yollar güzel, artık ben bilmiyorum ama meğerse ne güzel köy yolları varmış Armutlu’nun tepelerinde. Bu arada katırtırnakları sürüş güvenliğini tehdit etmekte. Tam viraja kitlenmişsin, müthiş bir rayiha seni burnundan yakalıyor ve istemsizce gözlerini kapattırıyor! Mecburen durup kokuya kendimizi alıştırıyoruz. Etraf tam bir çiçek bahçesi. Dönüş yolu boyunca oyunun adı “virajlarla kovalamaca oyunu” ve bunun zevkini siz de biliyorsunuz. Yalova’dan feribota bindiğimizde zihnim hala virajlara yatıyor.

Evimize dönerken son olarak Bağdat Caddesi’ni geçmek durumundayız. Pazar akşam üstü buradaki otomobil ve insan yığını dehşet veriyor. Caddede gezinenler farkında değiller belki ama müthiş bir gerginlik içerisindeler. Statülerinin, güzelliklerinin ve sahip olduklarının diğerleri tarafından teyid edilmesi için çabalıyorlar. Bir yarışmadalar sanki ama jüri terk etmiş onları, yarış hiç bitmeyecek, kimse kazanamayacak. Dursam ve onlara yaylaları, katırtırnaklarını anlatsam, “çıkın bu çarktan, en azından kaçmayı bilin” desem beni anlayan olur mu diye geçiriyorum aklımdan.

Ertesi gün Pazartesi, sorumluluklara ve rollere dönüş günü. Şehirde kalınan haftasonları, ne yapılırsa yapılsın bizi tam olarak şarj etmiyor, Pazartesi’ye hazırlamıyor. Ancak kaçmışsak ve bunu o müthiş kaçış aracı ile yapmışsak tekrar mücadele için güç ve sebep buluyoruz. Hafta başı yanmış yüzlerimiz, çalışmış kaslarımız bize yaptıklarımızı ve yapabileceklerimizi hatırlatıyor. Böyle gülümseyerek başladığınız haftalar farklı oluyor.

Mart 2007

24 Mart 2009

Likya Yolu'nda Yürüdük

Fethiye'den Antalya'ya kadar, yaklaşık 500km'lik işaretli patikanın adı Likya Yolu.

Antik Likya kentlerini yürüyerek gezmek fikrinden yola çıkılarak yaklaşık 15 yıl önce ilk kez işaretlenmiş. Rotanın işaret rengi kırmızı-beyaz.

Çıralı-Olympos ziyaretlerimizde kısa bölümlerini yürümüştük ve daha fazlasını istemiştik. "Derdini söylemeyen derman bulamaz" derler, bu özlemimizden dostumuz Emre Odabaşı'ya bahsedince, onların bir planları olduğunu öğrendik. Takıldık peşlerine...

Perşembe akşam uçağı ile Dalaman'a, oradan minibüsle iki saatte Kaş'a geldik. Dokuz kişilik grubumuza Yeni Ufuklar Doğa Sporları Kulübü YUDOSK'dan Oğuz Baş bey rehberlik etti.

Üç gün boyunca sabahları 7:30'da buluştuk, minibüsümüz bizi rotanın belli bir bölümüne bıraktı, oradan başka bir noktaya kadar tüm gün yürüdük.

Simena - Boğazcık - Kaş - Çukurbağ rotalarını birbirine bağlamış olduk ve takriben 40km kadar patika yürüdük.

"Yürüdünüz, peki ne gördünüz?" sorusunun cevabının bir kısmı fotoğraflarda, çoğu ise kaydedilemeyecek hisler. Doğa içinde bedensel olarak iş yapmak en unuttuğumuz, farkında olmadan özlem duyduğumuz aktivite. Bacaklarımızla yol almaya ihtiyaç duyuyoruz ve bunu şehirde bastırıyoruz. Koşu bandında ter atmakla uzaktan yakından ilgisi yok bu aktivitenin. Bu farkı güncel kelimelerle anlatmak zor. En iyisi niyet edip denemek.

YUDOSK'un 23 Nisan'da Kastamonu bölgesindeki İstiklal Yolu yürüyüşüne de katılmak istiyoruz. İstiklal Yolu da Likya Yolu gibi işaretli bir patika. Kurtuluş Savaşı sırasında ikmal yolu olarak kullanılan İnebolu-Ankara istikametini izliyor.

Cephane ve malzeme dolu kağnıların Küre dağlarını aştıkları bölgeler buralar.

Likya Yolu gezimizin diğer fotoğraflarını burada görebilirsiniz.

8 Mart 2009

Bendeniz artçı

Artçılığa ilk adımımı 2000 senesinde güzel bir bahar günü attım. Henüz motosiklete yeni binmeye başlayan arkadaşım “var mı arkama binecek bir cengaver?” diye sorduğunda diğerlerinin tereddüt eden bakışlarını fırsat bilerek atlayıvermiştim hemen arkasına. Dar ve toprak köy yollarında gezinirken ona sıkı sıkı tutunup gözlerimi kapattığımı hatırlıyorum, korkudan değil rüzgarı saçlarımda, tenimde hissetmekten, burnuma gelen envai çeşit kokunun başımı döndürmesinden aldığım müthiş zevkten. O gün motorla birlikte devrilmemiz bile çok eğlenceli gelmişti bana. Geri döndüğümüzde içim burkulmuştu, bir daha motosiklete binme şansım olabilecekmiydi acaba? Ama kader ağlarını bir kez örmüştü, kısa bir süre sonra eşim Hakan ile tanıştım ve artçılık maceram o gün bu gündür devam etmekte.



İkimiz de yoldan çıkmaya meyilliymişiz meğer. Alışveriş merkezlerinden, restoranların kalabalığından, trafik keşmekeşinden uzaklaşmak , kafamızı tamamiyle boşaltıp şarj olmak istiyorduk ve bunu yapabilmek için en mükemmel araca sahiptik: bir çifte spor motosiklet. Bu motosiklet arabaların giremediği en ücra noktalara dahi bizi taşıyabiliyordu. Böylece biz de o yayla senin bu tepe benim o gün bu gündür dolaşıyoruz. Gözümüze hoş görünen, varacağı yeri çoğu kez bilmediğimiz yollara dalıyoruz.



Ama en güzel yerleri de böyle keşfettik bugüne kadar. İçgüdülerimiz bizi hiç yanıltmadı. Taşlı yollarda hoplaya zıplaya, çamurda vals yapa yapa kamp için mükemmel, tadına doyamadığımız yerler bulduk.

Biliyorum, “bu kadının keçileriyle sorunu var herhalde” diye düşünmeye başladınız. Ama inanın motosiklet + kamp kombinasyonu kadar insanı tatmin edecek bir başka hobi hayal edemiyorum. Düşünün bir kere :
Bütün hafta şehirdesiniz, ofiste yoğun işler, yollarda sinirleri geren bir trafik, evde iş güç, sokaklar kalabalık, hayat üstünüze üstünüze geliyor. Ama sizin yüzünüzde bir tebessüm. Neden ? Çünkü önceki haftasonu eşinizle Cuma akşamından çantalarınızı hazırlamışsınız, Cumartesi sabahı erkenden dostlarınızla buluşup yola çıkmışsınız. Yön belli ama varılacak nokta sürpriz. Asfalttan çıkıp toprak yollara girdiğinizde rahat bir nefes alıyorsunuz. Artık etrafınızda trafik, dört tekerlekli herhangi bir araç yok. Sadece siz ikitekerler, kuşlar, kelebekler, arılar, mis kokulu katırtırnakları, ormanlar, dereler… Yollar her zaman düzgün değil, bazen ilerlemek için yardımlaşmak gerekiyor, teker teker geçiriyorsunuz azmış derelerden, çamur birikintilerinden motosikletlerinizi. Artçısınız diye seyirci kalmayı çıkarın aklınızdan, siz de bir ucundan tutuyorsunuz engel aşmanın hazzına ortak olabilmek için.

Hızınız bu yollarda 30-40 km’yi nadiren geçiyor. Ne güzel, eşinizle/arkadaşınızla konuşabiliyor, gördüklerinizi, hislerinizi paylaşabiliyorsunuz. Gözleriniz kamp için uygun bir yer arıyor, önce bir çeşme, düz çimenlik bir alan, gölgelik ağaçlar hatta şanslı gününüzdeyseniz bir dere kenarı.



Çadırlar kurulur, eşyalar yerleştirilir, yorgunluk kahveleri içilir. Kampın en güzel tarafı bizim için nedir biliyor musunuz ? Yemekleri genelde erkekler yapar ve bizlere de afiyetle yemek düşer. Sonrası kamp ateşi başında dostlarla muhabbet, mırıldanılan bir keç şarkı, ağırlaşan gözler, sabahın ilk saatlerine kadar deliksiz bir uyku. Sabah kuş sesleri ile uyanır, yürüyüş yapar, kahvaltıdan sonra toplanmaya başlanır aheste aheste. Eve dönüş ayrı bir keyiftir. Sıcacık bir banyodan sonra belki bir kadeh konyak yudumlarken bir sonraki haftasonu nereye gidileceğinin programını yaparken bulursunuz kendinizi. Pazartesi herkes ilk iş günü sendromunu yaşarken sizin nasıl oluyor da bu kadar keyifli olduğunuza anlam veremez çevrenizdekiler. Belki, şansları varsa onlar da hayatın bu tatlı yüzünü bir gün keşfedebilirler.

Bazılarınız eşlerinizin veya arkadaşlarınızın bu yöndeki tekliflerini çekinceleriniz nedeniyle bugüne kadar reddetmiş olabilirsiniz. Fakat denemeden neler hissedebileceğinizi bilemezsiniz. Bunu sevip sevmediğinize karar vermeden önce birkaç kez deneyin. Bir süre sonra bir de bakacaksınız yoldan çıkma teklifi yapan, hatta teşvik eden siz olmuşsunuz.

Aramıza hoş geldiniz ☺

D.Erman

5 Mart 2009

Fava hakkında...

  • Doğu Akdeniz mutfağında önemli bir meze.
  • Adı, latince bakla anlamına gelen 'faba'dan geliyor.
  • Bakla MÖ 7binlerden bu yana tüketiliyor.
  • Osmanlı'da, Muhammet bin Mahmut Şirvani'nin 15yy'da yazdığı kitapta 'bakla aşı'nın astıma, tutukluklara ve cinsel problemlere iyi geldiği yazıyor.
  • Baklanın kanser riskini azalttığı, kan şekerini düzenlediği söyleniyor.
  • Duyarlı kişilerde 'favizm' denen bir zehirlenmeye yol açabiliyor, çok küçük çocuklara önerilmiyor.

Fava Tarifi

Malzemeler :

  • 1/2 kilo iç bakla
  • 3 bardak su
  • 1 büyük kuru soğan
  • tuz
  • 1/2 bardaktan biraz fazla zeytinyağı
  • 1.5 kaşık şeker
  • 1 demet dereotu
Bir gece önceden ıslatmış olduğunuz baklayı su, soğan ve tuz ile birlikte kısık ateşte, arada karıştırarak 40dk kadar pişirin (mercimek çorbası kıvamı alsın).

Blenderle karıştırın. Zeytinyağı ile şekeri ekleyip orta ateşte 5dk karıştırarak boza kıvamında koyulaşmasını sağlayın. Altını kapatıp içine dereotunu ekleyin.

Kullanacağınız kalıbı su ile iyice ıslatın ve karışımı içine dökün. Soğuyunca üzerini kapatıp buzdolabında bir gece bekletin. Servis yaparken üzerini dereotu ile süsleyin.

1 Mart 2009

Motosikletle Yoldan Çıkma

“Motosiklet özgürlüktür” desem herhalde itiraz eden çıkmaz. Ne de olsa motosiklet zevkini tanımlarken en sık kullanılan kelimedir “özgürlük”.

Farklı olma, açıkta yol alma ve trafikte tıkanıp kalmama yanında çok değerli bir özgürlüktür yoldan çıkabilme. Motosikletle hem karayolundan hem de mecazi anlamda yollardan çıkabilirsiniz. Evet, motosiklet sizi sürüden ayırır... ya da ayırabilir. Eğer siz de isterseniz. Örneğin şu senaryo acaba size cazip gelecek mi?
İki motor üzerinde iki çift yoldayız. Asfaltı en son gördüğümüz, bakkalından alışveriş yaptığımız yerleşimi geride bırakalı 2-3 saat olmuş. Yolun zemini hafif nemli toprak. Ne toz yapıyor ne de fazla kayıyor. Kıvrılarak yükselen yolun üstünü zaman zaman ağaçlar tamamen örtmüş. Bezen yeşil açıklıklara çıkıyoruz. Amacımız çok net değil. Falanca yaylası için bakkalın verdiği tarife çok da güvenmiyoruz. Sözlerinden çok eliyle gösterdiği yöne dikkat etmeye çalışmıştık ki, en azından istikameti anlayalım. Bir kaç şart bir araya gelince varmış olacağız: çadır açabileceğimiz kadar düzlük bir alan, su kaynağı ve açıklanamaz bir “işte burası” duygusu. Derken sola, yukarı çıkan, sonu gözükmeyen, dar bir ara yol beliriyor. “Yoldan gidenler”in fark etmeyecekleri bu yol bizi kendine çekiyor. Yol ayrımında iki binici ufak bir göz teması yapıyoruz. Dışarıdan birisinin anlam çıkaramayacağı bu bakış aslında bir muhakeme ve anlaşma içeriyor. Yenilenmiş bir şevkle o yola dalınıyor. Kasklarımızın içinde sırıtıyoruz...