14 Ekim 2009

Midilli

Yine yakında olup da zihnen uzağa düşen bir rota: Midilli Adası.
Haritadaki yakınlığı ve görece büyüklüğü ile dikkat çekse de ona doğru yola çıkanımız ne kadar da az.
Ramazan bayramı (2008) için alternatiflerimizi şöyle bir değerlendiriyoruz: “Şehirlerarası ana yolların durumu son derece vahim olur. Ya bir yere kıpırdamamalı, el öpüp şeker yemeli ya da insan yığınlarının yapmadığına, gitmediğine bakmalı.” Bu tür bir arayışta cevabı kısa yoldan bulmak için, eski dost haritaya her zaman güvenilebilir. O size nerenin eksik kalıp ziyaretimizi beklediğini kolayca belli eder. İşte orada, sıra Midilli’yi görmeye gelmiş.
Meğerse ne kadar kolaymış bu adaya geçmek. Bandırma, Gönen, Balya, Edremit ara yollarını seçerek Ayvalık’a iniyor ve minik feribotumuz Jale’nin arkasına motorlarımızı iki otomobille birlikte sığdırıyoruz (rezervasyon www.jaletur.com, pasaport, vize gerekli).
Yunanlılar bu adaya Lesvos, adanın başkentine Midilli diyorlar. 'Lezbiyen' kelimesinin Lesvos adından türediğini öğrenmek ilginç. MÖ 600’lü yıllarda burada yaşamış olan kadın şair Sapho, sevdiği kadının aşkı uğruna kendini kayalardan atıvermiş.

Adanın meşhurları Sapho’dan başka, 15 milyon zeytin ağacından elde edilen zeytinyağı, geleneksel uzolar, sardalya, fosil orman ve Molivos kasabası. Bu listeye orada doğan Barbaros Hayrettin Paşa ve Ayvalık göçmeni olup Yunanistan’ın Sait Faik’i İlias Venezis de eklenebilir.
Denizden ada olduğu belli olmayacak kadar büyük burası. Limana vardığımızda artık karanlık. Bir deniz aracı ve motosikletimizle birlikte, bu kadar çabuk (2 saat) ülke değiştirmiş olmanın keyifli şaşkınlığını yaşıyoruz. Gümrük binası eski, çalışanlar üniformasız ve sevimli ada ruhu hissediliyor; herkes güler yüzlü ve yardımsever. Liman polisi kapıyı açıp bize el sallıyor ve kendimizi tipik Akdenizli bir caddede buluyoruz. İki tekerli araç trafiği de tam olması gereken yoğunlukta, vızır vızır.
Midilli'de kitle turizmi, büyük tatil köyleri veya devasa oteller yok. Sebebi ise basit: halk, onlara yeterince gelir ve huzur getiren 15 milyon zeytin ağacından vazgeçmiyor, tarlayı otelciye satar, yan gelir yatarım demiyor!
Konaklamak için 13km kuzeydeki Thermi köyü, Midilli şehrinin gürültülü sokaklarına iyi bir alternatif. Votsala otelinin www.votsalahotel.com sahibi, Atina kaçkını aile, huzurlu ve 'tam kararında' bir ortam yaratmışlar. Otelde akşam yemeği yokmuş ama kumsaldan yürürsek elli metre ilerideki tavernada yiyebilirmişiz. Az sonra tahta - hasır iskemlelerimizde oturmuş masamızın üstündeki uzo, beyaz peynir, otlar, Yunan salatası ve kalamar manzarasını seyrediyoruz. Karşıdaki ışıklar Türkiye mi oluyor şimdi?
Adadaki ilk sabahımızda Midilli şehrinin içinden geçip güney doğudaki buruna yönleniyoruz. Asfalt hemen dikkat çekiyor: çok düzgün ve yol tutuşu büyük güven veriyor. Zaten yol kalitesi bize benzeyen ya da daha kötü olan bir ülke görmek daha bize nasip olmadı!
Geras körfezinde bir iskele yanında mola verip karşı kıyıyı seyrediyoruz. Bir adam gelip, tarzanca karşıya geçmek isteyip istemediğimizi soruyor ve bir balıkçı teknesini gösteriyor. İşaret ettiği teknenin araç taşıyacak bir hali yok oysa ki. Teknenin burnuna dört motor sığdığını iddia ediyor. Denemenin eğlenceli olabileceği bu yolculuğun bize 40 Euroya malolacağını öğrenince, doğal olarak vazgeçiyoruz. İki dakika sonra geri dönüyor ve fiyatı 30’a düşürüyor, biz yine reddediyoruz. Sonra “hadi” diyoruz “20 verelim de adam turistten para kazanmış, biz de bir macera yaşamış olalım”. Adam 20 teklifimiz karşısında kafasını kaşıyor ve “10” diyor! Pazarlıkta aniden roller değişmiş oluyor. “20 olmazsa olmaz” demekten kendimi zor alıyorum. Peşin ödediğim 10 Euroyu memnuniyetle kabul ediyor. Bu olayın sırrını sanırım hiç çözemeyeceğiz.

Motorları teknenin burnuna bindiriyoruz. Halat yok, ayak açacak durum bile yok, onları kendimiz dengede tutuyoruz. Aklımdan “motoru körfezin ortasında denize düşürsem bunu gümrüğe, sigortacı dostum Şahin’e ve özellikle de kendime nasıl açıklarım” diye geçirmeden edemiyorum.
Adanın güney batısı çoğunlukla dağlık. Yamaçlarda yeşillikler ortasında köylerden Messagros’a çıkıyoruz. Köyde terk edilmiş, kırmızı kesme taştan yapılmış metruk cami hala zamana direniyor. Meydanında, buradaki her köyde olduğu gibi asırlık bir çınar ve altında kahvehane var. Gerçi buralardaki kahvelerde Metaxa ya da her türlü alkollü içki bulunuyor. Siyahlar içindeki bir dul teyzeye “yasu – merhaba” diyecek oluyorum, başlıyor anlatmaya. Sohbetin gerisi tek taraflı gerçekleşse de yüzler gülüyor. “Siz kimlerdensiniz” diye soruyormuş. Tanıdık bir merak. Kahveci adam 'sade'lerimizi getirip bizimle oturuyor. Kalkarken kahvelerin onun ikramı olduğunda ısrar edecek.
Sadece Midilli’de değil, tüm Yunanistan’da motosiklete bakış bizdekinden farklı. Bir kere çoğunluk motora bindiği için onlara pek azınlık muamelesi yapılmıyor. Bu mutlaka iyi bir şey ancak kimse sizi kayırmıyor da. Anadolu’da bir köy kahvesi önünde kaskı çıkarıp “selamun aleyküm” dediğinizde gördüğünüz olağanüstü ilgiyi burada bulamazsınız. Ha motorla gelmişsin ha arabayla, farketmiyor.
Bu arada adanın boyutlarını ve mesafeleri anlamaya başlıyoruz. Haritadaki bir sonraki hedefinize varmak için kısa bir zaman yetiyor. Messagros köyünden güneydeki Tarti kumsalına inmek için kaç çeşit yol geçiyor, dağ, orman, deniz manzarası görüyoruz ama bunların hepsi kırk dakika içinde aşılıyor. “İdeal büyüklük ve ziyaret noktası uzaklığı” diye bir şey varsa burası ondan.
Güneşin kölesi turistler adayı artık terketmişler. Tarti’deki güzel Ege manzarası sadece bizim için. Hala açık olan lokantacı aile bize sunduklarını muhtemelen kendisi için pişirmiş. Sigara böreği, kabak kızartma ve et yahnisinden oluşan yemeğimizin lezzetini tarif etmek zor. Plomari kasabasına toprak yollardan gitmek için tarif alıyoruz. Zeytin ağaçlarının tepesinden bakabildiğimizde gördüğümüz manzara, kayalıklar, deniz, güneş ve kara bulutlar ile dramatik bir tablodan fırlamış gibi. Plomari, geleneksel usullerle uzo yapan fabrikaları ile ünlü. Bu gezide özellikle Barbayanni markasını beğeniyor ve uzo hakkındaki olumsuz görüşümüzü değiştiriyoruz...
Gezi ritmimizi bu şekilde tutup dört gün boyunca adanın dört bir yanından ufukları seyrediyoruz. Güzel yollar bizi Olimpos dağının eteklerinden Agiassos kasabasının dik sokaklarına indiriyor. Kalloni körfezinin kıyısında, buranın meşhur sardalyasının tadına bakıyoruz. Eressos’un dingin sahilinde sezon dışı yüzüyor, Sigri’de Bozcaada’yı hatırlatan bir coğrafyadan geçiyoruz. Korumaya alınmış bir alanda bulunan, 20 milyon yıl önce lav akıntısı altında kalmış dev ağaçların fosilleri tam bir zaman tüneli etkisi yapıyor.
Ve tabii Molivos... Adanın ünlü tarihi kasabası. Yamaca özenle yerleştirilmiş güzel taş evleri, taç gibi duran kalesi ve canlı küçük limanıyla ününü hakediyor. Taş döşeli dik sokaklarına serpiştirilmiş eski çeşmelerinin çoğu hala çalışıyor ve Osmanlıca alınlıkları yerinde. Adını, zamanında burada kurulu mevlevihanenin mollalarından alan kasaba, tarihle uyum içinde yaşanabileceğini kanıtlıyor. Tarihi dokuya aykırı tek bir yapı veya unsuru belli ki yetkililer kadar halk da yaptırmıyor. Adanın genelinde bu titizliği görmek mümkün. Bizde böyle bir bilincin olmamasına, hemen karşıdaki Ayvalık’ın bile geldiği hale üzülüyor insan.
Kitle turizminin ele geçiremediği, farklı ama tanıdık Midilli’yi siz de keşfedin. Kendi motorunuzu geçirmek istemezseniz motor kiralayan çok yer var adada. Ada büyük olduğundan küçük bir skuter tercih etmemeli.
Haziran başı en güzel zamanı olurmuş, bu tiyoyu değerlendirmeli.

Ada hakkında iyi bir bilgi kaynağı (İngilizce): www.lesvos.com

8 Ekim 2009

"Kadın" demek neden ayıp?

Son yıllarda toplumumuzun büyük bir çoğunluğu artık "kadın" diyeceği yerde "bayan" diyor. Üzerinde düşünülmediğinde alelade bir ağız değişimi gibi gelebilir ama gelin bir düşünelim.

Kadın demek ayıp sayılıyor, erkek ise ayıp değil. Kadınlar bayana dönüşürken, kimse erkeklere "bay" demiyor ne de olsa. Demek ki "kadın"da, cinsiyeti ifade etmekten farklı bir mana varmış gibi geliyor ahaliye. İşte vahamet burada: kimse kimseye, bekaretini kaybetmiş biri olduğunu "ima etmek" istemiyor!

Sırada itişmek, trafikte önüne geçmek, tükürmek, küfürlü konuşmak, oranı buranı karıştırmak ayıp değil ama "kadın" ayıp. Ama o kadar da nazik ki aynı adam "şişme bayan satılır" diye tabela asmış!

Galiba artık kibarlık nedir unuttuğumuzdan kabalaştığımızın farkına bile varamıyoruz.

6 Ekim 2009

Yarışmak...

Geçtiğimiz haftasonu, EMOK'un düzenlediği enduro yarışında etap görevlisiydim. Yarış sabahı, yarışçılar bulunduğum noktaya henüz ulaşmamışlarken, otoyol çalışmasında görevli işçilerle ayak üstü sohbet ettik. Hemen, "motorların değeri ve bu değerin otomobil almaya yetmesi" tadındaki klişe konu açıldı. Ardından, parkurun ne kadar çetin olduğundan dem vuruldu ve asıl soruyu birisi dillendirdi: "ödül büyük mü abi?"!

Öyle ya, sen bu kadar çok parayla dağa taşa vuracağın bir motor alacaksın, sakat işlere kalkışacak, risk alacak, başka kaç türlü masrafa gireceksin... e bu işin ödülü büyük olmasa adam girer mi? "Bu işin ödülü yarışa girmiş olmaktır, kimse bundan ekmek yemiyor, üzerine büyük para harcıyor" demem, benim de o gazlayan çatlaklarla aynı kategoriye sokulmama yaradı sadece.

Adamlara cahil muamelesi yapmak, gülüp geçmek mümkün. Ama içimden bir ses, "ne lüzumu var" sorusuna verilecek cevabın çok da basit olmadığını söylüyor.

Yarışmanın getiri ve götürüsünden başka, felsefi boyutunu da eleştirmek mümkün. Sağlık ve yaşam enerjisi için yapılan spor ile diğerlerini mağlup etmek için yapılan sporun farklı şeyler olduğu çoğu kez atlanıyor. İkincisi, rekabetin yüceltildiği bir ayin gibi. En hızlı, en güçlü ve en yükseğe atlayan kahramanlaştırılıyor. Spor müsabakalarında centilmenliği yücelten çabalar övgüyü hakediyor. Ancak müsabakanın özü, bir kişinin kazanması, tüm rakiplerin ise kaybetmesi iken, kim, ne kadar centilmen kalabilecektir?

Rekabetin bizi ilerlettiği söylenebilir. 100m koşuda kırılan dünya rekoru, insan ırkının daha nice rekorlarının müjdecisi gibi alkışlanır. Gerçekten de, üretimde, tüketimde, nüfusta ve yok edişte rekora doymuyoruz... da ne lüzumu vardı ki tüm bunlara?

1 Ekim 2009

Gönüllülük üzerine.

Bu haftasonu Şile'deki EMOK'un enduro yarışları için, benim de içinde bulunduğum yüzden fazla kişi, karşılıksız çalışıyor.

- Onlarca kilometre orman patikasının temizlenmesi, işaretlenmesi,
- Resmi yazışmalar, temaslar,
- Bütçeleme, lojistik, haberleşme, teknik alt yapı düzenlemeleri,
- Acil durumda kurtarma, ilk yardım (AKUT),
- başlığı olmayan yüzlerce başka detay...


Gönüllülük nedir, neden gönüllü olunur, cevabını vermek kolay değil. Yarışçılar "pek güzel yarıştık" desin, yüzleri gülsün diye midir acaba? Gerçi, bir yarışçıdan bile bu yönde bir yorum yorgunlukları unuttursa da, başka bir nedeni daha olsa gerek gönüllülüğün.

Hayatımızı anlamlı kılmak belki de en büyük ihtiyaçlarımızdan biri. Belirli ve kabul görmüş amaçlar için harcamak istiyoruz istiyoruz bu dünyadaki zamanımızı. Sadece para için çalışmak bir yerde yetmiyor. Para derdini henüz halletmesek de anlamlı bir hayatı arzuluyoruz derinlerde bir yerde. Kendini gerçekten dinleyenler bu ihtiyaçlarını tanımlıyor ve harekete geçiyor. Yardım kuruluşlarından yarış organizasyonlarına kadar, arayan gözler için seçenek çok.

Gönüllülük, ciddi sivil toplum örgütlerinin temeli. Örneğin 1971'de küçük bir grup doktor tarafından kurulan Sınır Tanımayan Doktorlar kuruluşu, bugün 70 ülkede karşılıksız sağlık hizmetleri sunuyor. Örgüt, her yıl 3000 gönüllü doktor ve hemşireyi, açlık, savaş ve safaletin olduğu bölgelerde görev yapmak üzere organize ederken, %80'i bağışlardan karşılanan, yıllık 400 milyon dolarlık bir bütçe ile çalışıyor.

8 Eylül 2009

Yaz demek, deniz demek değil midir? - 2

...
Pirat sahibi olana kadar, bu sınıfın iyi bir haberleşme ağına sahip olduğunu bilmiyorduk. Ferruh Yegani, Mümtaz Ünel gibi gönüllülerin başı çektiği bir grup sayesinde, Pirat sınıfı yarışları, Türkiye ortalamasının epey üstünde katılımla start alıyordu. Eğitim çalışmaları yanında, her yardım istediğinizde size gününü ayıracak bir 'abi' bulabiliyordunuz.

İstanbul Yelken Kulübü'nde yelken ve diğer malzemelerimizi koruyabileceğimiz bir Pirat odası ve özel dolabımız, teknemizi çektiğimiz ve bakımını yapabildiğimiz alanlar... kısacası yelken sporuna başlamak için herşey bize sunuluyordu. Bunların karşısında beklenen şey ise para değil, sadece katılımdı. Yelken sporunun bana bu kadar yakın ve ulaşılır olduğunu daha önce bilmediğim için utandım doğrusu.

İki kişilik takımımızın dümencisi Levent Fırat, flokçusu ise bendeniz. Levent'in epey bir Optimist ve Finn geçmişi var ve dümende bunu hissettiriyor. Doğru dürüst antreman yapmayan takımımızın bu yılki uzun rotalı Piri Reis yarışında 19 tekne arasında 4. olmasında, şansın yanında kendimize de pay çıkardık ve epey motive olduk.

Yelkenle iştigalimiz böyle başladı ve süreceğe, hatta dallanıp budaklanacağa benzer.

7 Eylül 2009

Denize iyi bir adım: Pirat

Tasarımı 30'lu yıllarda Almanya'da yapılan, 'balta' simgeli Pirat sınıfı yelkenli tekne 5 metre boyunda. Olimpik bir sınıf olmamasına rağmen seveni çok, dolayısı ile bolca organizasyonu düzenleniyor. Eş tasarımlı (one design) sınıflar arasında balona sahip en büyük, optimist ve lazerden sonra 3. en büyük sınıf Türkiye'de. Dengeli bir tekne olan pirat, yelkeni gerçekten seven, her yaştan yelkenci için uygun.

Pirat Türk - www.piratturk.org - , Pirat sınıf komitesinin resmi internet sitesi ve epey bilgi içeriyor.


Bir yarış sırasında, TUR 157 nolu teknemiz görülüyor:

4 Eylül 2009

Yaz demek, deniz demek değil midir? - 1

Yaz, denizi çağrıştırır elbette ama deniz ile yapılacak tek şey kıyısında yarı baygın yatmak mıdır?

Doğma büyüme Kalamışlı biri olarak, denize mesafeli kalmış olmanın gizli bir utancını yaşayagelmiştim. Ta ki bir gün, önünden devamlı geçtiğim Dak-Sar derneğinin kıyı kaptanlığı kurslarına kendimizi yazdırana kadar. Arkamızdan Emine ve Levent Fırat'ı sürüklemeyi de ihmal etmedik. Melih hocanın hem bilgi ve tecrübesi, hem de amatör tutmayı başardığı heyecanı sayesinde artık denize daha yakındık.

Kurstan sonra bir boşluk oldu. Bilgi, yetki tamam da, denize nasıl çıkacaktık şimdi?
Melih hocaya danıştık. Amacımızı sordu. Kolayca denize çıkmak, sportif yelken yapmak ve çok para harcamamak istiyorduk. "Pirat" adını ilk kez orada, ondan duydum. "Size bir pirat alalım" dedi. İki, üç yere telefon etti ve satılık bir pirat buldu. Üç gün sonra, İstanbul Yelken Kulübü'nde durmakta olan, eksiksiz bir yarış teknesinin sahibi olmuştuk Levent'le.

devam edecek...

2 Eylül 2009

Yılın başı yaz mı ola?

31 Aralık'ta, geçmiş yıl muhasebesi ve gelecek yıl için dilekler adeti vardır bilirsiniz. Doğru yönde ancak pek zayıf bir çabadır genellikle. Artık daha az yiyeceğim, spor yapacağım, programlı olacağım...

Ben mi tersim bilemiyorum, takvim yılının sonu bana daha çok yılın ortası gibi gelmekte. Bu sene iyice anladım ki, benim için yıllık bir dönem varsa, o da Haziran ortalarında sona eriyor ve iki ay süren geçiş döneminden sonra Eylül'de tekrar başlıyor (toplamı 12 ay olmadı ama olsun).

Yaz aylarında zıp zıp yerinde duramayanlara hayret ediyorum. Sıcağın en dayanılmaz olduğu vakit bütün gün güneş altında yatmalar, baharlar torbaya girmiş gibi Temmuz'da güneye yapılan motosiklet yolculukları... Yaz güzeldir ancak yazın en güzel hayali serin bir ağaç gölgesi ile güzel bir kitaptır bana göre.

Hissettirmeden, neden yaz ayları boyunca bu günlüğe birşeyler yazmadığıma böylece değindikten sonra, belki bu dönem neler yaptığıma da değinebileceğim sonraki notlarda...

13 Mayıs 2009

Balkanlar Gezimiz 4

BİZİ BİZE GÖTÜREN BALKAN YOLLARI
Dördüncü, son bölüm
Rotası Yunanistan, Makedonya, Kosova, Karadağ ve Bosna Hersek’den geçen bir Balkan turunda altı motor, 10 kişiyiz. Aylardan ıhlamur kokulu Haziran. Yeni yerleri keşfetmenin bizi şaşırtmasını severiz ya, bu gezide bizi şaşırtan benzerlikler, “bizdenlikler”.
Bosna Hersek’ten dönüş yolunun başındayız.
15-16 Haziran 2008. Mostar – Durmitor 350km
Mostar’daki evimiz Muslibegoviç’den ayrılmak zor geliyor. Yine bir parçamız ayrıldığımız şehirde kalacak. Rotayı iyiden iyiye doğuya çeviriyoruz artık.
Uzun yoldan önce Blagay kasabasında önemli bir yeri ziyaret etmeliyiz: Buna nehrinin kaynağındaki tekke. 1466 yılında kurulan bu tekke Balkanlar’da Osmanlı kültürüne kök saldıran önemli yerlerden. Kültür, din ve askeri güç bu gibi tekkelerden yayılmış öncelikle. İngilizce broşür Bektaşileri hem keşiş hem de asker olarak şövalyelere benzetiyor. Tarihi önemi bir yana, bu mütevazi yapı, yüzlerce metrelik bir uçurumun dibinde ve koca bir nehrin çıktığı mağaranın yanıbaşındaki konumuyla daha etkileyici olamazdı herhalde.
Bosna Hersek’ten Karadağ’a geçince dağlar safları sıklaştırıyor hemen. Yollar öyle her yöne uzanamıyor, vadilerin yönü neyse o. Virajlı yolların ardındaki hedefimiz bu kez bir şehir değil, Unesco Dünya Mirası listesinde yer alan Durmitor Milli parkı.
Bir zamanlar sosyalizimin gururu olarak yapılmış, en son 70’li yıllarda elden geçmiş otelimiz matrak bir yer. KGB ajanı kılıklı ve ifadeli çalışanlar dekoru tamamlıyor. Aslında ne otel ne de içinde bulunduğu küçük Durmitor kasabasında işimiz var. Rehber kitabın “gördüğünüzde kafanızda Carmina Burana’yı çaldırır” dediği o zirvelere doğru yürümeye başlıyoruz.

Burası doğanın bir katedrali ve insan yapısı olanlara çok tepeden bakıyor. Güneşi, karlı granit dorukların, ormanların, gölün ve adaların aynı kareye sığdıkları gerçeküstü manzara karşısında batırırken bir gece daha burada kalma kararı kendiliğinden alınıyor.

Ertesi günü işaretli patikalarda yol bularak, gölden göle, tepeden tepeye dolaşarak geçiriyor, temiz hava göz kapaklarımızı ağırlaştırdıkça direnmiyor, çalılara yayılıveriyoruz.

17 - 18 Haziran. Durmitor – Ohri 600km
Karadağ ,Kosova ve Makedonya’yı aynı gün katederek Ohri’ye kadar iniyoruz.
Dönüş yolu psikolojisi eve yaklaştıkça sabırsızlık. Zihin bizden önce eve gitmeye meyilli. Onu hemen “şimdi ve buraya” çekiyoruz. Zira burası Balkanların en güzel coğrafyalarından, Bizans kiliseleri, Arnavut kaldırımları, Osmanlı evleri ve tabii meşhur göl manzarası ile Ohri şehri. Meşhur olduğu bu güzellikleri gerçekten de barındırıyor Ohri. Fakat nedense biz beklentimizi küçük bir kasaba bulacağımıza yönelik yapmışız. Oysa ki rehber kitap yazıyor: nüfus 50bin. Kabahat bizde ve belki de bizdeki dinginlik halini yaratan Durmitor Milli Parkı’nda.

Bir tam gün boyunca yokuş sokaklarda göl ve kilise manzaraları seyretmek, bir kilisedeki genç piyanistler yarışmasına şahit olmak ve hatta deniz gibi gözüken gölde yüzmek için bol bol zamanımız oluyor.
Bu arada Bizans tarihi kronolojisi ve mimari detaylara girmek, hangi ikonun ne kadar benzersiz olduğunu öğrenmek de mümkün ama biz bugün sakin ve basit güzelliklerin peşindeyiz.

19 - 20 Haziran. Ohri-Kavala-İstanbul 880km
Göl kıyısından 30km’lik bir yolculuk bizi Arnavutluk sınırının hemen berisindeki Sveti Naum manastırına getiriyor.

Manastırın tipik kilisesi, berbat seslerine rağmen muhteşem görünüşlü tavus kuşları ile Ohri’yi besleyen su kaynağı buradan akılda kalacaklar.

Yunanistan sınırına doğru Galicica Milli Parkında, Prespansko gölüne geçmek üzere virajlı yoldan yükseliyor ve Ohri’yi bir de tepeden görüyoruz. Manastır şehrine giriyoruz girmesine fakat aşırı sıcak keşif hevesimizi bastırıyor. Burayı gelecekteki bir geziye bırakıp Yunanistan sınırına ulaşıyoruz. Sınırdan geçen güleryüzlü bir adam milli takımımızın başarılarından dolayı bizi Türkçe kutladıktan sonra ekliyor “bizler Arnavutuz ama Arnavut, Türk aynı. Hepimiz Osmanlıyız.”

Hava ısındıkça ve deniz kokusu yaklaştıkça Kuzey Ege’nin serin sularında yüzme hayali daha belirgin hale geliyor. Kavala’ya gelmeden sahilde bulduğumuz otel hayalimizi gerçekleştirdiğimiz yer oluyor.
Ertesi günkü son etap kadim şehrimiz İstanbul’da son bulacak.
Atlas dergisinin Ağustos 2005 sayısında Balkanlardaki yüz yıllık sürgün konu edilmişti. Makalenin kapaktaki başlığı “Balkanları bilmiyorsan hiçbir şey bilmiyorsun”du. Geziden önce bu başlığı kim bilir kaç kez okumuştum ancak anlamını kavramam için demek ki okumaktan fazlası, şahitlik de gerekiyormuş.
O halde tekrarlamalı: Balkanları bilmiyorsan hiçbir şey bilmiyorsun!
Gezginler:
Atilla – Nursel Karasu – Honda XL1000 Varadero
Derya Savaş – BMW F800GS
Görkem Özgelen – BMW F650GS Dakar
Hakan – Deniz Erman – KTM 950 Adventure S
Levent – Emine Fırat – BMW R1200GS
Şahin Şair – Saadet Bektaş – BMW R1200GS

2 Mayıs 2009

Balkanlar Gezimiz 3

BİZİ BİZE GÖTÜREN BALKAN YOLLARI
Üçüncü bölüm

Rotası Yunanistan, Makedonya, Kosova, Karadağ ve Bosna Hersek’den geçen bir Balkan turunda altı motor, 10 kişiyiz. Aylardan ıhlamur kokulu Haziran. Yeni yerleri keşfetmenin bizi şaşırtmasını severiz ya, bu gezide bizi şaşırtan benzerlikler, “bizdenlikler”. Yunanistan, Makedonya, Kosova ve Karadağ’dan sonra Bosna Hersek, Saraybosna’dayız.

11 Haziran Çarşamba. Saraybosna
Saraybosna güzel ve yaralı bir şehir. Görünen yaralar binaların cephelerinde, görünmeyen büyük yaralar ise yüreklerde. Mahalle aralarında, eskiden park olan açıklıklarını şimdi mezarlıklar dolduruyor. Şehir manzarası içindeki bu beyaz adacıklar insana ister istemez hüzün veriyor. 15 yıl önce, soykırımların çağımızda ve Avrupa’da bile yaşanabileceğini gördük. O olaylara coğumuz seyirci, bazılarımız kayıtsız kaldık ama katiller kurbanlarına “pis Türkler” diyerek eziyet etmekteydiler. Yaşananları, 1389 yılındaki Kosova savaşının rövanşı sayıyorlardı. Böyleyken nasıl kendimizi bu kadar ayrı tutabildik, insan hayret ediyor.
Yokuş sokaklar, cumbalı evler, cami ve mezarlıklar o kadar tanıdık ki kendinizi Üsküdar veya Bursa’nın eski sokaklarında dolaşıyor sanabilirsiniz. Bizde bu tür dokular çok daha hızlı tüketildi, burada ise hala canlı. Osmanlı mezar taşları koca sarıkları, ince işlemeleriyle camilerin çevresinde yoğunlar. Küçük bir dükkan vitrinine bakır kahve değirmenleri dizmiş. Dükkan sahibi hanım, buranın kuşaklardır ailesine ait olduğunu, kahve değirmeni yapıp satma sırasının şimdi onda olduğunu anlatıyor. Biz bu anlayış çoktan unutuldu sanıyorduk oysa ki.
Yukarı mahallelerde dolaşırken kale surlarının içinde kurulmuş bir müze keşfediyoruz. Burası eski, merhum cumhurbaşkanı Ali İzzet Begoviç’in anısına kurulmuş. Aynı zamanda savaş gazisi olan rehberimizin anlattıkları hepimize dokunuyor. Ama bunları bilmek ve orada olmak iyi de geliyor. Karmaşık duygular. İzzet Begoviç parçalanan Yugoslavya’da Bosna Hersek’in birliğini korumaya çalışmış. Etnik yapısı bu kadar karışık olan bir coğrafyada bu işin ne kadar zor olduğunu ancak görünce anlayabiliyorsunuz. İzzet Begoviç savaşın sonunu görse de kalıcı barışı görmeye ömrü yetmemiş. Yaşayan birinin bunu görebilmesi ütopya olabilir zaten. Bosna Hersek’de “Sırp Cumhuriyeti” adını almış bölgeler ülke içinde ülke durumunda. Birlik için demokratik bir mücadele veriliyor ama ayrım çok kesin. Soykırımı yapanlarla ona maruz kalanları nasıl birleştirebilirsiniz? Örneğin, Srebrenitza’da BM “gözetiminde” gerçekleşen soykırımı sağır sultan bile bilirken burası bugün “Sırp Cumhuriyeti” sınırları içinde ve etnik olarak “tertemiz”! Bu lokma nasıl yutulur?
Bunlar ağır bilgiler. Dünyada adalet değil güç düzeninin geçerli olduğunu hatırlatıp insanı rahatsız ediyor. Evimizin rahat koltuğunda, elimizde kumanda ile oturup kanaldan kanala gezerken bu tür bilgilerden kaçmak kolay ama Saraybosna’da binlerce yepyeni mezartaşının arasında değil.
Ama hayat burada devam ediyor. Başçarşı’nın bakırcılar sokağından ritmik çekiç sesleri yükseliyor. Bazısı monoton, bazısı ise melodili. Güzelinden Bosna işi bir kahve takımı alıyoruz buradan. İlerideki kapalı çarşının adı Bursa Bezistanı. “Bursa’dan gelen kumaşlar burada satılırmış” diye açıklıyorlar, sanki biz anlamadık isminden. Şimdi şehirin tarihini anlatan bir müzeye dönüştürülmüş. En geniş kısım Osmanlı dönemini anlatıyor. Ne de olsa bu şehri şehir yapan ve dört asır yöneten onlardı. Osmanlı nüfus kayıtları, vakıf defterleri, zarif gündelik eşyalar ilgi çekici.

Çarşıda vitrin bakmak, sokaklarda kaybolmak ve düzenli olarak Türk kahvesi içmek yeter gibi olunca şehrin kendine özgü tramvaylarına atlayıp en uzaktaki istasyona kadar bir yolculuk yapıyoruz. Tramvaydan inip bindiğimiz fayton, dev ağaçların gölgesinde kilometrelerce yol alıp bizi Vrelo Bosne parkına getiriyor. Vrelo Bosne, Bosna nehrinin yerin altından kaynayarak çıktığı noktada kurulmuş, benzersiz bir yer. Su şımarığı dev ağaçların altında uzun süre dolaşıp göllerde oynayan kuşları, çağlayanları seyrediyoruz. Dönüşte faytoncumuz bize sevdalinka şarkıları söylüyor ve bildiği Osmanlı padişahlarının isimlerini sayarak tarih bilgisini kanıtlıyor.
Bu coğrafyada yaşayan müslümanların Osmanlı’ya olan bağını anlamaya başlıyorum. Birlikte yaşadıkları halkların hepsinin birer ülkesi var. Yani Hırvat Hırvatistan’ı, Sırp Sırbistan’ı arkasına almış, hangi devlet içinde yaşarsa yaşasın. Boşnakların arkasında böyle bir ülke yok. Onlar da Osmanlı’nın ruhuna sahip çıkıyorlar. Ne de olsa Türkiye bu mirası reddetmiş durumda. Elbette maçlarda, örneğin Hırvatistan’a atılan en güzel goller Türklerin golleri oluyor, millet coşuyor. O ayrı.

Tam Saraybosna’lı gibi hissetmeye başlayacakken bugün de bitiyor ve yarın tekrar yoldayız. E, tabii o da güzel!

12 Haziran Perşembe. Saraybosna – Travnik – Jajce 150km
Kovaci otelinin kahvaltısına Başçarşı’daki börekçiden kuvvetlice bir takviye yapıyoruz. Sıcak börek bir anda buhar olurken akıllarda artık yol var. Güler yüzlü, İngilizce bilmeyen ve terlikle dolaşan otelcimiz biraz Türkçe’den anlıyor. “Allah’a emanet” denince ise sevinerek cevap veriyor.

Saraybosna’dan Travnik’e kadar paralı bir otoyol yapılmış. Biz bu hızlı ve düz yola adapte olamıyor, ilk sapaktan çıkıyoruz. Bulduğumuz alternatif yolda virajları tekrar buluyoruz ancak bu kez de trafik yoğunluğu var. Sabahtan beri “geliyorum” diyen yağmur da artık bizimle. Travnik, dik tepelerin arasında kurulmuş tarihi, küçük bir şehir. Saraybosna eyalet merkezi olduğu halde Osmanlı valileri burada ikamet ederlermiş. O yüzden birçok vali türbesi bulunuyor burada. Kaleyi gezip tepeden birkaç görüntü aldıktan sonra yağmur şiddetleniyor. Su kenarı (elbette) bir lokantaya girdiğimizde ise ortalığı sel götürmekte. Lokantanın bir duvarında Fatih’in bir fermanının İngilizce ve Türkçe hazırlanmış posteri asılı. Hazırlayan Türkiye Kültür Bakanlığı imiş. Yeni fethedilen Bosna topraklarında yaşayan, müslüman olmayan halka iyi davranılması hakkında ayrıntılı hükümleri var. “Amerika kıtasının keşfinden falanca yıl evvel yürürlüğe konmuş ilk insan hakları beyannamesidir” diye bir de not var altında.
O yağmur altında Jajce’ye varıyoruz. Burası da tarihi, ufak bir şehir. Tarihi yapıları ve surlarının yanında yine her taraftan sular akıyor ve hatta kasabanın merkezinde 21 metreden düşen koca bir şelale var. Otelimiz şehre yürüş mesafesinde ama sadece doğa manzarası olan bir yerde. Balkonumuzdan seyrettiğimiz gölleri, dağları, bulutları ve yeşilliği hafızaya kazımaya çalışıyoruz.
Jajce’ye varış, aynı zamanda yolculuğumuzun en batı ucuna vardığımız anlamına geliyor.

13 Haziran Cuma. Jajce-Mostar 200km
Sabah kısa bir çevre keşfi yapıyoruz. Bölgede buraya özgü su değirmenleri var. Her yerden çıkan kaynakların çıkışına konan, uzaktan köpek kulubelerine benzeyen bu değirmenler şimdilerde işlevsel olmasalar da korunuyorlar. Mostar’a doğru güneye ilerlerken akarsularla bir an olsun göz temasını kaybetmiyoruz. Adı “su” kelimesinde gelen Bosna’da buna şaşmamak lazım ama, artık kurak olan bir ülkeden gelen bizler bu su bolluğu karşısında hala hayretler içindeyiz.
Tenha, virajlı, bol tünelli ve harika manzaralı bu yol tam bize göre. Naretva nehrini uzun süre takip ediyoruz. Nehir üzerinde yer yer hidroelektrik santralları kurulmuş ama bunların alıştığımız gibi baraj ve gölleri yok. Zaten hızlı ve bol akan nehir tribünden geçiriliyor, tamam.
Akan sularla birlikte Mostar’a varıyoruz. Otelimiz belli ama kimse yol aramak istemiyor. Tuttuğumuz taksi beş dakikada bizi Muslibegoviç Evi’ne getiriyor. Burası, şimdilerde otel olarak kullanılan bir Osmanlı konağı. Eski Safranbolu evlerinin çağdaşı olmalı ama kendine özgü bir stili de var. Otelde kalmayanlar içeriyi müze olarak, para karşılığında gezebiliyorlar.
Zırhlarımızdan sıyrılıp şehir kaşifi kostümlerimize bürünüyor ve kendimizi Mostar sokaklarına vuruyoruz. Karşımıza çıkan ilk açıklık yine yeni bir mezarlık. Özenli ve güzel mermer anıtçıkların üzerindeki ay yıldız buralarda müslüman sembolü. Bazı taşların tepesi sarıkla sonlanıyor. Fesle bitenlerini de görmüştük başka yerde. Eski adetleri koruma burada da devam ediyor anlaşılan. Semboller ilginç ancak bu küçük sehirde iki yıl içinde bu kadar çok kayba hayatta kalanlar kim bilir nasıl dayanmış.
Savaşın açtığı yaralar ülkenin her yerinde görülebiliyor ama Mostar’daki izler öyle büyük açılmış ki yıllardır süren yapım ve onarım çalışmalarına rağmen silinmekten uzaklar. Mermi delikleriyle adeta erimiş taş bina ilk defa burada görüyoruz. Dar bir vadide kurulmuş bu şehrin tepelerden yapılan güçlü saldırılara 1425 gün boyunca nasıl dayandığını anlamak güç. Her gün düşen ortalama 329 havan topuna binalar dayanamadı da insanlar nasıl dayandılar? Yogoslavya dağılırken Mostar iki kez savaş görmüş. Önce şehri kuşatan Sırplara karşı Hırvat ve Boşnaklar birlikte karşı koymuşlar, sonra ise birbirleriyle savaşmışlar. Savaş bittiğinde silahlar susmuş ancak psikolojik savaş bitmemiş. Sınırını Naretva nehrinin belirlediği iki yakada birbirinden kopuk hayatlar yaşanıyor.
Bu şehre ilk kez gelmiş olsanız ve hakkında hiçbir şey bilmeseniz bile ayaklarınız sizi mutlaka o köprüye yöneltecektir. Köprünün ününü hiç işitmemiş, fotoğrafını görmemiş biri bile onu ilk gördüğü noktada etkisi altına girecek, gözünü ondan alamayacaktır. Köprünün etkileyiciliği konumundan, sadeliğinden ve kusursuz gözükmesinden geliyor olmalı. Tabii tarihi olması ve şehrin kültüründe edindiği yer de görülmeyen etkilerdir mutlaka. Sebep ne olursa olsun, insan üzerinde yarattığı etki, onun bir köprü olmasının ötesinde bir sembol olarak algılanmasına sebep olmuş. Bakış açısına, dünya görüşüne göre anlamı değişen bir sembol. “Farklı halkları bağlayan/ayıran köprü/sınır”, “hoşgörü ve kültür çeşitliliği”, “Osmanlı’nın izi” ya da bana göre en banali olan “doğu ile batının buluştuğu yer”. Artık siz seçin birini ya da yenisini türetin. Bunları düşünürken gözler hep onun üzerinde. İlginçtir, Ağrı dağının da böyle bir etkisi olur insana.
Hava kararırken açlığımızı hatırlıyoruz. Hassaslaşan burunlarımız bizi Ahçıya lokantasından içeri sürüklüyor. Lokantacı aile ile konuşarak anlaşamasak da konsept çok tanıdık: bol kepçe. “Biraz ondan koy, yanına pilav, üstüne şunun suyundan...”

14 Haziran Cumartesi. Mostar
Muslibegoviç evinde müşteriden çok misafir gibiyiz.
Avlu içine aldığımız motorlarımızı kahvaltıdan sonra yıkıyoruz. Evin sahibi, görünürdeki tek çalışanı ve soyadı Muslibegoviç olan bey, aile yadigarı evinin yapım iznini gururla gösteriyor. İzin, Osmanlı valisi imzalı, süslü bir döküman. Kilimler, sedirler, siniler ve yer yataklarıyla pek bizden burası. Sokaklarda yürümeye yine eski şehirden başlıyoruz. Tarihi camileri Türkiye’de biraz kanıksamışızdır, burada gezmek daha anlamlı geliyor.
Köprünün doğu yakasındaki taş kulenin içindeki köprü müzesine giriyoruz. Burada anlatılan köprü hikayesi 1566 yılında mimar Hayreddin tarafından inşasıyla başlayıp, 24 metreden buz gibi suya atlama adetiyle, efsane olmuş sporcuların atlayış stilleriyle devam ediyor. Sonra konu kaçınılmaz olarak son savaşa geliyor. Uzun süre saldırılara direnen köprü sonunda Hırvat topçusunun ateşine yenilerek 1993 Kasım’ında yıkılıyor. Yıkım anı filme alınmış. Seyretmek insanı sarsıyor. Ağlamaklı yüzlerle müzeden çıkarken neşeli turist sesleri bizi bugüne getiriyor.
2003 yılında aslına uygun olarak yeniden yapılan köprünün üzerinde meraklı ziyaretçi kalabalığı ve dalış kulübü mensubu mayolu gençler dolaşıyor. Durduğumuz, oturduğumuz yerleri hep köprü manzaralı seçerek dolaşıyoruz bütün gün. Batı yakasına yaptığımız tur kısa sürüyor, köprü geri çağrıyor her uzaklaştığımızda.
Devam edecek...

24 Nisan 2009

Balkanlar Gezimiz 2

Bizi Bize Götüren Balkan Yolları - 2
İkinci Bölüm
Rotası Yunanistan, Makedonya, Kosova, Karadağ ve Bosna Hersek’den geçen bir Balkan turunda altı motor, 10 kişiyiz. Aylardan ıhlamur kokulu Haziran. Yeni yerleri keşfetmenin bizi şaşırtmasını severiz ya, bu gezide bizi şaşırtan benzerlikler, “bizdenlikler”. Yunanistan ve Makedonya’dan sonra Kosova, Prizren’deyiz.
8 Haziran Pazar. Prizren – Kotor 470km
Dün, yarım günde kendimizi Prizren’li gibi hissetmiştik. Böylece, anne tarafımdan yarım Prizren’li olmam meşruluk kazanmış oldu sanırım. Uzun günümüze erken başlıyoruz. Bugün Kosova’yı güneyden kuzeye, Karadağ’ı da kuzeyden Adriyatik denizine kadar katedeceğiz. Ama önce Şar dağının meşhur esintisine doğru bir yürüyüş yapıyoruz, dere boyu. Dönüşte şehir meydanında kol böreği ile kahvaltı yapıp, suyundan bir içenin müptelası olup mutlaka geri geldiği çeşmeden su içiyoruz. Artık yol zamanı.
Haritada Karadağ’a geçen iki yol gözüküyor. İkisi de dağları aşsa da Pec (İpek) şehrinden batıya bağlananı çok daha kıvrımlı ve cazip. Pec’e vardığımızda soruyoruz ama bu yolu bilen çok az. Bilenler de en son Yugoslavya zamanında geçmişler. Nihayet polisler o yolun sınır kapısı ile birlikte kapatıldığını söylüyorlar. İyi yolların kaderi bu galiba.
Kuzeydeki sınıra doğru ilerlerken yolumuz ileride, kapkara bulutların içine doğru yükseliyor. Yağmur ve sis altında, tamamen virajlardan oluşan yolumuz bizi bir dağ geçidindeki Karadağ sınırına ulaştırıyor. Benzin almaktan daha kısa bir sürede diğer taraftayız.
Bu ülkenin isminde neden “dağ” olduğunu görünce daha iyi anlıyorsunuz. Burası hepten dağlık. Ya zirvelerdesiniz, ya çukurda. Bu küçük ülkeyi ütüleyebilseniz Bulgaristan kadar olur herhalde. Yer şekillerine itirazsız uyan yolumuz devamlı kıvrıldığı gibi ya tırmanıyor ya da iniyor. Dik yamaçlardaki çam ağaçları fırça gibi sık. Sanki takıntılı bir ressam aynı mükemmel ağacı binlerce kez çizmiş karşımıza. Açık alanlar fosforlu bir yeşil örtüyle kaplanmış. Seyrek köylerin bazılarında beyaz minareler yükseliyor.
“Osmanlı bizi neden bıraktı?”
Yemek molasını Rozaje kasabasında veriyoruz. İnşa halinde çift minareli bir cami var burada. Minare rekabeti burada da mı başlamış derken, inşaatı Türkiye’den gelenlerin yaptığını öğreniyoruz. Küçük bir lokantada yemeğimizi beklerken dışarıda bastıran yağmur içeride olmayı cazip hale getiriyor. Lokantacı bizim için Türkçe müzikler çalıyor. Rozaje’de Boşnak nüfus çokmuş. Üç adamın oturduğu masadakilerden birinin Türkçe’si iyi. İstanbul’u, yolculuğumuzu ve Avrupa Kupası maçlarını konuşuyoruz. Derken, bir sessizliğin üzerine, Türkçe bilmeyenlerden biri bana dönüp, yarı şaka, yarı ciddi yüksek sesle bir şeyler söylüyor. Diğeri tercüme ediyor, “Söyle bakalım, bizi burada bırakıp nasıl gittiniz?” demiş. Tereddüt edince, “Osmanlı” diyor adam, “bizi neden bıraktı? Kitaplarda okumadın mı?”. Balkan savaşından yaklaşık yüz yıl sonra, kırk yaşlarında bir adam karşısına çıkan Türk’e bu hesabı soruyor! Bu nasıl bir yürek yarası, yanlız kalmışlık duygusu ki kuşaktan kuşağa taşınıyor?









Dışarıda merhabalaştığımız, kasketli, yakası iliklenmiş gömleği, ceketi, bastonu, ince bıyık ve mavi gözleriyle Boşnak dede yanımıza geliyor. Anlaşılma endişesi taşımadan habire Boşnakça anlatıyor. Ailesinin İstanbul’a göçtüğünü, burada yanlız kaldığını anlıyoruz bir şekilde. Belli ki bize anlatarak hasret gideriyor. Motorlarımıza binerken kendiyle yaşıt arkadaşıyla birlikte bizi geçiriyorlar. Buralarda Türkçe konuşmayan bile ayrılıkta “Allah’a emanet” diyor. Ne hoş.
Rozaje’den batıya doğru yol biraz düzgünleşir gibi olunca Berane’den güneye sapıp, kestirme olur gibi gözüken dağ yoluna sapıyoruz. Güzel seçim! Andrijevica’dan sonra yol asfalt ancak tek araç genişliği kadar ve yirmi metre boyunca bile düz gitmiyor. Burada Derya’nın arka lastik patlıyor. Yanımızdaki yedek iç lastik, takımlar ve biraz zahmetle işimizi kendimiz görebiliriz ancak inanılmaz bir rastlantıyla 50 metre geride bir lastik tamircisi var. Lastikçinin müşteri kapmak için çevirdiği bir dolap varsa da biz çözemiyoruz. Lastik tamirini bekleyen ileri grup, yolun kenarında evleri olan aile ile ahbap olmuşlar. Yanlarına vardığımızda hepsi birden evin balkonundan bize el sallıyorlar. Muhteşem bir vadiye bakan bu mütevazi ev, üç çocuklu bir aileyi, nineyi, dedeyi ve hayvanlarını barındırıyor. Ortak bir lisan yine yok ama habire konuşmaktayız. Mutfakta yiyecek, içecek ne varsa masaya taşınıyor. Dişleri olmayan ninenin bakışları sevginin tarifi gibi. Çocuklar rengarenk pozlar veriyorlar. Evin babasının kolundaki dövmeyi soruyorum. Hırvat ordusunda savaşmış, keskin nişancıymış. İçmemiz için ısrar edilen saf alkol kokulu ev yapımı içkileri içsek gece misafirleri olmamız gerekecek ancak önümüzde Akdeniz’e kadar hala uzun bir yol var.









Kolasin’de dağ yolundan çıkıyoruz. Tepedeki tarihi kalenin ismi “Baruthana” kalesiymiş. Ne demek olduğunu biliyorlar mı acaba, yoksa onlar için öylesine bir özel isim mi bu?
Bu kadar dağlık bir ülkede ana yol da mecburen dar bir nehir yatağını izliyor. Eğer otomobilli olsaydık saatlerce bekleyeceğimiz yol inşaatı bölümlerinden geçiyoruz. Araç kuyrukları yer yer bir kilometreyi bulmuş. Burada yol genişletmek demek düzinelerce tüneli de genişletmek demek olduğundan işleri zor.










Podgorica başkent ve biz burada sadece trafik ışıkları için duruyoruz. Cetinje’ye doğru tekrar yükselirken, günün son ışıklarında etrafı bizim Toros dağlarına benzetiyorum. Cetinje, Kotor arasındaki mesafe, kuş uçuşu sadece 20km kadar. Tabii kuş o kadar yüksekten uçabiliyorsa! Bununla birlikte doğa iki nokta arasına öyle engeller koymuş ki bizim geçmemiz üç buçuk saat sürüyor. Gece vakti, tek bir araçla karşılaşmadığımız bu yolda, durmadan 180 derecelik virajlara yatıyoruz. Yol tek araç genişliğinde, yol sınırı alçak taş duvar ve arkası boşluk. Bir süre sonra, tepeden, karanlığa ışıklarla çizilmiş büyük bir yonca yaprağı şeklinde gözüken Kotor fiyordunu görüyoruz. Akdeniz başka hiçbir yerde karaya böylesine sokulmamış. Bulunduğumuz yerden atacağımız taş denize ulaşır gibi duruyor ancak bizim aşağı inmemiz için bir saat daha viraj dönmemiz gerekiyor.

Kotor inişi “kutsal motor yollarımız” arasındaki yerini aldıktan sonra nihayet deniz seviyesindeyiz. Sur içindeki tarihi meydanda kafeler artık kapatmak üzere ve son servislerini bize yapıyorlar. Vücudumuzda adrenalinin yerini yavaş yavaş yorgunluk alıyor. Atilla abi ve Şahin çevrede araştırma yaparak güzel bir otel olan Tianis’i buluyorlar. Tarihi şehre çok yakın bir aile işletmesi. Yarı ev, yarı otel havasında.
Uyumadan önceki son düşüncem “Sabah başka bir ülkede uyanmıştık. Ne yollar aştık, ne insanlarla tanıştık, hepsi aynı günde... inanılmaz!” gibi bir şey oluyor.
9 Haziran Pazartesi. Kotor
Sabah güneşi karşı dağlara, oradan da denize vurup yansıyor. Duvar gibi yükselen dağların arasına deniz bu denli sokulunca ortaya nefis manzaralar çıkıyor. Burayı denizden gezmek lazım aslında.
Kahvaltı sırasında, otel sahibi Viladimir’in kiralık bir gezi teknesi olduğunu öğreniyoruz. Bir saat sonra denizdeyiz. Fotoğraf makinalarımız dağların denize yansımasını, yamaçlardaki manastırları ve zengin Rusların burayı keşfetmeleriyle fiyatları on kat artmış biblo gibi sahil evlerini görüntülemek için devamlı çalışıyor.










Biraz da romantizm.
Yola çıkmadan önce Şahin, güzel bir haberi paylaşarak beni sırdaşı yapmıştı. Bu gezide Saadet’e evlenme teklifi yapmak istiyordu ancak bunun için özel bir yer bulmalıydık. Fiyordun ortasında, küçücük, üzerinde mavi kubbeli eski bir kilise bulunan adaya yaklaşırken Şahin bana manalı bir göz kırpıyor. Çiftimiz teknenin burnunda romantik yaparken biz arkada organize oluyoruz. Adaya yanaşınca Şahin, Saadet’le birlikte önden iniyorlar, biz ise tornistan yapıp adanın arkasına doğru uzaklaşıyoruz. Bitmek bilmeyen yirmi dakikanın sonunda döndüğümüzde Saadet’in, artık hep hatırlanacak şaşkınlık ve mutluluk ifadesiyle donup kaldığını görüyoruz. İkisinin mutluluğu dönüş yolunda hepimizi sarıyor.










Otele döndüğümüzde Viladimir’in eşi çiftimizin şerefine lezzetli bir pasta yapmış. Bir kutlama da burada yapıyoruz. Daha sonra ufak tarihi şehri dolaşıyoruz. Ardından bir kısmımız Budva’yı görmek, diğerlerimiz dinlenmek için ayrılıyor. Gidenlerin söylediğine göre Budva fazla turistik ve kalabalıkmış.
10 Haziran Salı. Kotor – Saraybosna 380km
Bosna Hersek’e geçmek için seçtiğimiz yol yine haritada ince ve kıvrık gözükenlerden. İç denizin kuzey ucuna kadar sahilden gidiyor, sonra daracık bir yoldan döne döne yükselmeye başlıyoruz. Aşağıda, artık unutmamız olanaksız ufak adamız var. Uzakta fiyordun çıkışı ve Akdeniz gözüküyor.
Sınır kapısına çok yakın olmalıyız ama yolumuz o kadar dar ve boş ki her an bir evin kapısında sonlanabilir. Derken ufak bir kulübe, bayrak ve yol bariyeri doğru yerde olduğumuzun işereti oluyor. Memurun biraz canı sıkılıyor. Haklı, bu bomboş sınır kapısında günlük iş yükünü ikiye katlamış olmalıyız. Bosna Hersek tarafındaki iki memur daha güler yüzlüler. Avrupa Kupası maçlarında Türkiye’yi tutuyorlar. Duvarda bir türlü yakalanamayan Sırp savaş suçlularının fotoğrafları asılı.
Bosna Hersek’in doğu sınırı boyunca kuzeye çıkıyoruz. Burası da dağlık bir bölge ancak Karadağ’dan farklı olarak ovalar geniş. Yolun Sutjeska milli parkından geçen kısmında çok etkileyici dağ manzaraları var. Bu gezi bize iyi bir viraj eğitimi de oluyor. Kafa çevirmekten ve gidon itmekten yorulmak demek mümkünmüş. Yolumuz bazen Sırp bölgelerinden geçtikçe tabelalar Kiril alfabesine dönüyor. Mola verdiğimiz bir köyün girişinde cami, çıkışında kilise var.
Sonunda Saraybosna’ya, şehrin havaalanı ve modern binaların bulunduğu yönden varıyoruz. Bazı binaların cephelerinde savaşın izleri hala duruyor. Sayısız mermi delikleri ve daha güçlü silahların açtığı yaralar... Şehrin tarihi bölümlerine yaklaştıkça minareler, kubbeler ve tanıdık mimari ile yine “bizden” bir yere geldiğimizi hissediyoruz. Ufak bir araştırmayla Kovacı adında çok güzel bir otel buluyoruz. Odamızdan Başçarşı’nın meydanındaki meşhur Sebil gözüküyor, o kadar merkezi. Otelin adı bulunduğu sokaktan geliyor. Burada kova ve saç alet imalatı yapılıyor yüzyıllardır. Bosna’da zanaat ve yemek isimlerinin neredeyse hepsi Türkçe’den alınmış.
Hava kararırken Başçarşı’ya giriyoruz. Gördüklerimi yorumlamakta zorlanıyorum. Ezan sesi ve kilise çanı, yüzler, esnaf, mimari ve tüm ortam ancak bir kavram etrafında birleşebiliyor: Osmanlı. Türkiye’de çoktan unutup tarihte bıraktığımız Osmanlı kültürü burada hala canlı. Hoperlörsüz okunan ezan, cami kapısında oturan fesli adam, gravürlerde gördüğüm ahşap kepenkli dükkanlar zaman tünelinden çıkmış gibi. Yemekte Cevap (kebap) yeniyor. Yanında ince doğranmış soğan, ciğer ve ayran var. Bosna veya Türk kahvesinin sunumu çok özenli. Bakır bir tepsi üstünde cezve, zarflı kulpsuz fincanlar, su ve rahat lokum ile birlikte servis ediliyor. Bu ülkede bizim bildiğimiz çay içilmiyor. Biz kahveye ihanet edip çaya dönerken Bosnalılar sadakatle sadece kahvelerini içiyorlar.
Devam edecek...

Balkanlar Gezimiz 1

Bizi Bize Götüren Balkan Yolları
Birinci Bölüm
Dramatik cümleler kurmak peşindeyim. Şöyle, “Balkanları görmeden eksiksiniz”den de dramatik. Öyle cümleler olmalı ki okuyanı harekete geçirmeli, harita açtırmalı, Makedonya, Kosova, Karadağ ve Bosna Hersek’i inceletmeli. Bir taraftan da yol planı yapmaya başlatmalı.










Gitmeden okuduğum kitapların, makalelerin yazarları neyle karşılaşacağım konusunda beni hazırlayamadılar ama ben okuyana derdimi anlatabilmek istiyorum. Fakat bu zor. Kavuşunca birden ortaya çıkan, o güne kadar farkında olmadığım bir özlemi nasıl tarif edeceğim? Ya hiç tanımadığım, varlığını önceden hiç düşünmediğim ama bizden olan insanları bulunca hissettiğim utanç duygusunu, arayı kapatma telaşını?
Daha önce gidenler yazmışlar aslında. Ben okumuşum onları ama kavrayamamışım. Onları belki de fazla duygusal, milliyetçi, sözlerini ağdalı bulmuşum, özü kaçırmışım. İnsan, önceden bildiğine benzemeyen bir kavramı anlamlandıramıyor, onu göremiyor. Kolomb’un gemilerini ilk gören, sonra da omuz silkip ormana dönen Kızılderili gibiyiz.
Ama bir boşluk duygusu vardı içimizde. Balkanlar’ı görmemekten, yeni haritasını iyice bilmemekten mahçubiyet duyuyorduk. Yılın büyük gezisi Balkanlara doğru olmalıydı. Oraları okumak, yol planı yapmak bize iyi geldi. Yeni rotamızın doğruluğundan ilk kez bu kadar emindik. Peki mahçubiyet duygusu neyin nesiydi?










5 Haziran Perşembe – Anormal bir iş günü ve 260km
Ayaklarım beni işe taşıyor ama aynı günü Yunanistan’da, Dedeağaç’ta (Aleksandrapoli) sonlandıracağım fikri çok gerçekçi gelmiyor. Aklımda türlü detay, “Çantalar fazla kolay kapandı, bir şeyler mi unuttuk? 6 motor, 10 kişi böyle yoğun bir gezi için fazla kalabalık mı olduk acaba? Aldığım para yeter mi? Planımız kağıt üzerinde iyi gibi duruyor ama ya...”.
O plan ki ilk versiyonu altı ay önce ortaya çıkmış, en az dört kez değişmişti. Okunan her kitap, makale, internet sitesi farkındalığı arttırmış değişiklik şart olmuştu. Kitaplardan Lonely Planet – Western Balkans, Balkan Defteri (Nesteren Davutoğlu), Mostar’dan Tiflis’e (Rıdvan Canım), Bradt – Bosnia & Herzegovina, Balkan Yolcusu (Füruzan), Balkanlar (Mustafa Balbay), Saraybosna Yazıları (Juan Goytisolo) ve Euro Map’in Croatia & Slovenia haritasından rotamızı çalışmıştık.
İştekiler uzun süredir biliyorlar “yine” gideceğimi. Yılda bir kez de olsa “akla gelmedik yerlere motor tepesinde gidiyor” olmanın getirdiği bir ünvana sahibim. Ünvanım aslında yarı kaçıklık ama bana “ay ne güzel geziyorsunuz” şeklinde yansıtılmakta.
Dön teker dön...
Akşamüzeri, buluşma yerimiz olan TEM Silivri’deki benzinciye doğru teker döndürüyoruz. Gezinin en zevksiz ve potansiyel olarak tehlikeli bölümü bu. Akşam trafiğinde şehrin diğer ucundan sinirlerimizi korumaya çalışarak çıkıyoruz. Buluşma yerinde, bizim gibi nihayet yola çıktığına ve önünde katedecek beş ülke olduğuna inanamayan dostlarımızla buluşuyoruz. İpsala sınır kapısına doğru uzanan lüzumundan fazla tanıdık yolda, lüzumundan fazla temkinli ilerliyoruz. Yakın zamanda yasal otomobil hızında ilerlediği için büyük bir ceza yemiş olan Şahin, makul bir hıza çıkmak için sınırı geçmeyi bekliyor.









Sınıra yaklaştıkça çevreye daha dikkatli bakıyorum. Aklımsıra göreceğim diğer ülkelerle karşılaştırabilmek için aklıma kazıyacağım. Çok fazla nüfus, az nitelik, para hırsı, geçmişle kopmuş bir bağ, özensiz, öylesine yaşamlar ve sınırsız çevre talanı olmasa iyiydi ülkem, ama bunu görüyor gözlerim. Halimizi, gidişatımızı beğenmesem de evde olma hissi çok değerli ve evin kapısına, sınıra yaklaştıkça bu belirginleşiyor. Son düzlük Meriç’in suyu ve çeltik tarlaları ile inadına yemyeşil.
Gümrüğümüz yenilenmiş, pek şık olmuş, işlemler de kolaylaşmış. Motordan inmeden işletiyoruz evrakları. Türk tarafından geçip tampon bölgedeki uzun köprünün üstünden geçiyoruz. Önce Mehmetçik’e selam veriyor, güler yüzlü bir “güle güle” alıyoruz. Hemen ötesinde Yunan askeri. Onunla da bir güzel selamlaşıyoruz. “Aa, asker pos bıyıklıydı, gördün mü?”. Yola gerçekten çıktığımızı o köprünün üzerinde kavrıyorum.








Dedeağaç’ta hemen bir tanıdığın lokantasına geçiyoruz. Burası sokak içinde güzel bir aile işletmesi. Ailenin gelini İzmir’li. Meze tabakları üst üste dizilip uzomuza buz koyarken artık inanamadığım şey sabah işte olmam. Bazen bir gün ne kadar uzun ve dolu olabiliyor!
6 Haziran Cuma – Dedeağaç’tan Üsküp’e 630km
Gözlerimi yabancı bir odaya açıyorum. Kulak tıkaçlarıma rağmen Atilla abinin horlamasını duyabiliyorum. Diğer yanda Levent. Hatırlıyorum şimdi, otelde yeterince boş oda olmayınca hanımlarla beyler ayrılıp, koğuş oda yapmıştık. Grubun sevimsizi, “şu saatte teker dönsün, bu yoldan gidilsin” diyeni ben olduğumdan hareketleniyorum. On kişinin toparlanıp harekete geçmesi kolay değil ama bizim grup tecrübeli, saatinde yollanıyoruz Batı’ya doğru. Kahvaltı, biraz yol aldıktan sonra yapılacak. Otoyolun iki kenarına ekilmiş zakkumların pembesi bir harika. İskeçe’ye (Xanthi) yakın bir yol kenarı lokantasında çeşitli börek ve çay buluyoruz. Alman kamyonunun Türk şöförü sabah sabah iştahla paça çorbasını içiyor.










Kavala’yı tepesinden geçen, otoyolların en virajlısında sırıtmamak elde değil. Otoyolda benzinci yok buralarda. Mecburen ara yola çıkıp bir benzinci buluyoruz. Bu arada sabahtan beri bizi izleyen kara bulut arayı kapıyor. Bulut tekrar geçilene kadar bizi bir güzel yıkıyor.
Selanik’e yaklaşırken yine büyük şehir hissiyatı çekici değil. İstikamet Makedonya. Yunanistan Makedonya adını kendi tapulu malı olarak görüyor ve Makedonya ülkesinin adını tanımıyor. Böyle desteksiz bir inadın kendilerine ne faydası var bilmiyorum ama bize zorluk olarak döndüğü ortada. Selanik havaalanının adını Makedonya koymuşlar ve koca tabelalara, “havaalanı” eki olmaksızın yazmışlar. Sadece ufacık bir uçak sembolü var, anlayan anlar! Bu inatlaşmayı bilmeyen ülke yerine havaalanına varıyor. Kavşaklarda ufacık tabelalarda ve son anda Skopje (Üsküp) yazıyor, biz onları takip ediyoruz. Son sapakta onu bile yazmamışlar, bir hayırsever sprey boyayla alta eklemiş.












Makedonya

Nihayet ilk kez görülecek bir ülkenin sınırına geliyoruz. Makedonya gümrüğü rahat. Vize yok. Zaten bu gezide bizden vize isteyen sadece Yunanistan. Etraf biraz bakımsız, kırık dökük. Halden anlamak lazım, kolay değil işleri. Ülkede çoğunluk Arnavutların, %4 de Türk var deniyor ama bu iki halk da karışmışlar. Arnavutlar da Türkçe konuşuyor. Böylece çoğunlukla İngilizce yerine anadilimizi kullanabiliyoruz. Türkiye’den gelmiş olmak itibar, iltifat nedeni. Yüzler gülüyor, hak etmediğimiz bir takdir görüyoruz.
Üsküp’e kadar haritada otoyol olarak belirtilen yol dar, asfaltı yer yer bozuk ve trafikli. Ancak doğa Yunanistan’a göre daha yeşil. Dağların, vadilerin manzarası yolu kolaylaştırıyor. Üsküp’e varıyoruz. Şehir girişi biraz eski Sovyet havası vermekte. Sonra camiler bu havayı bozuyor ve bir sokak çarşısında durup yol soruyoruz, “Duvet otel nerededir?”. Yanımıza Orhan geliyor arkadaşlarıyla. Orhan 23-24 yaşlarında oralı bir Türk. Oteli bilmiyor ama bizim için telefonla öğreniyor, sonra Görkem’in arkasına atlayıp bizi götürüyor.
“...Firuze kubbelerle bizim şehrimizdi o; yanlız bizimdi, çehre ve ruhuyla bizdi o”. Yahya Kemal
Üsküp coğrafyası, Balkanlar’da göreceğimiz diğer şehirler gibi. Etrafı dağlık, yeşil. Ortadan mutlaka bir nehir geçiyor ve nehir sadece şehri değil insanları da bölüyor. Vardar nehrinin bir tarafında Arnavut ve Türkler, diğer yanında ise Makedonlar yerleşmiş. Bir yandaki cami minarelerine, karşı taraf tepesine diktiği haç ile sanki karşılık vermeye çalışmış.













Sultan II. Murat zamanında yapılmış olan Taş Köprü önemli bir anıt ve Osmanlılığı ile, müslüman yakanın hıristiyan yakaya bir uzantısı gibi duruyor. Orada şehir hemen betonlaşıyor. İş merkezleri, tabelalar, kafeler, meydanlar demode bir modernlik sunuyor. Orhan bizi ısrarla şehrin tek AVM’si Ramstore’a götürmek istiyor. Ona göre bu taraf “Paris” gibi.











Biz kendimizi diğer yakada iyi hissediyoruz. Çarşının ismi Charsya, Çifte Hamam’ınki Chifte Amam, Faik Pasha camii, Saat Kula, Bezisten...Çifte Hamam sanat galerisi olmuş. İçeride gözümüz sanatı tavan işçiliğinde ve mimaride görüyor. Heykel ve resimler kusurumuza bakmasınlar. Muhteşem bir yapı. Üsküp doğumlu Yahya Kemal’in adıyla iyi okullar açılmış. 1963’deki depremde şehir çok yıkılmış ve yüz bin kişi ölmüş. Düşünmesi bile zor.










Kaleye çıkıp genel görünümü gördükten sonra,










Kapan Han’da güzel bir yemek yiyiyoruz.









7 Haziran Cumartesi – Yine yeni bir ülkeye - 180km
Sabah erkenden kalkıp eski çarşıya dalıyoruz. Esnafla Türkçe konuşmak çok zevkli. Herkesin yüzü bize gülüyor. Bir akraba mutlaka bizim orada, ya Beşiktaş’ı ya Fener’i ya Cimbom’u tutmaktalar, politika desen laf çok. Burası bize nasıl da yakın, sıcak. Özlemişim bu havayı. Oysa ben apartman çocuğuyum, kendime ait bu tür anılarım yok. Nasıl olup da özleyebiliyorum bu ortamı?
Bu sabah tekerlekleri bir saat gecikerek çeviriyoruz ama zararı yok. Küçük konvoyumuz, araç trafiğine normalde kapalı olan Taş Köprü üzerinden geçerek başlıyor yolculuğuna. Kosova sınırı yakın. Sınır geçmek ne kolaymış buralarda. Kosova tarafında KFOR askerleri. Her milletten sıkkın, asık suratlı ve oraya ait olmayan aşırı techizatlı savaşçılar. Barışı koruyan savaşçılar! Sınırda görevli Türkçe konuşan bir tercüman yaklaşıyor. Nazik nazik yolumuzu soruyor. Prizren’e doğru geçmeye niyetli olduğumuz, sınıra paralel giden dağ yolu seçimini beğenmiyor. “Yol kötüdür, virajlıdır, dardır” dedikçe bizim daha çok heveslendiğimizi görünce sonunda “güvenli değil” demek zorunda kalıyor. Sırp bölgesiymiş orası, eee yani? Çok ikna olmasak da şimdilik normal yolu seçiyoruz. Trafikli, geliş gidiş yollardan ilerliyoruz. Panzerinin tepesinde makinalı tüfeğine dayanmış bir KFOR askerine yol sormak istiyorum. Bana “yürü” işareti yapıyor hemen. Hay hay da bu yöne mi yüreyeceğim? Onun derdi beni yürütmek, benimkisi yön. İnadı kazanıyorum, yönümü gösteriyor. Sevimsiz KFOR’cu.













Prizren’e girmeden Mamuşka kasabasından geçiyoruz. Burada Türk birliği var. Mehmetcik’le konuşup kasabanın içinden geçerken motorların üstünde Türk bayrağı çıkartmalarını gören tezahürata başlıyor. Mamuşka ve Prizren’in çoğu Türk ama ne Türk! Prizren’in merkezinde yine nehir ve bir taş köprü. Hafif yağmura rağmen etraf kalabalık. Plakayı, bayrağı gören sohbet etmeye başlıyor. Etrafımız kalabalıklaşıyor. İstanbul’dan mı gelmişiz, hem de motorla ha!













Türkçe ilahiler
Prizren’de dolaylı tanıdıklar ile hemen akraba gibi oluyoruz. Esnaf Derneği’nin başkanı Şaip Bey ve eşi İkbal Hanım. İstanbul’da okuyan Elvis ve Barış bize sahip çıkıyorlar.
Osmanlı’dan kalma mahalleler, camiler, hamamlar derken yolumuz bir Halveti tekkesinden geçiyor. Ortasında sebili olan huzurlu bir avluya giriyor, sedirde oturan üç temiz yüzlü adamla selamlaşıyoruz. Sağ elinizi kalbinize doğru koyup başınızı eğdiniz mi hemen ve içten bir karşılık alıyorsunuz. Kafasında beyaz keçeden bir takkesi olan görevli bize eski dedelerin türbesini, sonra da zikir yapılan binayı gösteriyor.









Burada ilahilerin yazılı olduğu bir kitap ve vurmalı çalgılar var. Şahin, adamları birlikte ilahi söylemeye davet ediyor. Tekkedekiler Arnavut ve Türkçe bilmiyorlar ancak Osmanlı gittikten sonra bile ilahilerini Türkçe söylemeye devam etmişler. Kuran’ı Arapça okudukları gibi bu ilahileri de Türkçe okuyorlar. Şahin ve beş tekke mensubunun ilahilerini büyük bir zevkle dinliyoruz.











Devam edecek...

Balkan Gezginleri
Atilla – Nursel Karasu – Honda XL1000 Varadero
Derya Savaş – BMW F800GS
Görkem Özgelen – BMW F650GS Dakar
Hakan – Deniz Erman – KTM 950 Adventure S
Levent – Emine Fırat – BMW R1200GS
Şahin Şair – Saadet Bektaş – BMW R1200GS